AKADEMİK TEFSİR
Kur'an-ı Kerim vahiy ürünü olduğu için akılüstü değere sahiptir. Vahiy olarak hiçbir çağın değil de çağlarüstü olarak bütün çağların Kitab'ıdır.
Ancak tefsir, vahyin bilimsel bir çağa uygulanması olduğundan akademik olabilir. Halka yönelik ve halkın diliyle kaleme alınan bir tefsir, asla akademik olamaz.
Çağımızın bilimsel gelişmesi, bir tesir kurulu bünyesinde taranarak Kur'an-ı Kerim kavramlarına uyarlanmamıştır.
Ortaçağda öznelerin kişiliğinde somutlaşan iktidar, modern çağda öznesiz, ereksiz ve hatta zamansız bir sürece dönüştü. İktidarlar değişse de iç mantık hiç değişmezken kurumlar özneleri gereksizleştirdi. Özneler, kutsallaştırılan dinî otoriteler demektir. Merkezî bir otoritenin demir eldiveni günlük yaşa-mın her anında, ateşli taraftarlarına hissettiriliyor ama gösterilmiyordu. O otoritenin sopasını hiçbir taraftar yorumlamıyor, kutsallığına çarpılır ve hışmına uğrar korkusuyla sevgi ve bağlılığında hiç eksiklik göstermiyorlardı. Birebir insan ilişkilerinde iktidarı somutlaşıyor, egemen Yasanın sınırları çiğnendiğinde tepeye cop iniyordu. Artık ve ateşli taraftar öznelerin karşısında artık sosyal kontrol kurumları var: Anayasa, siyasî kurumlar, sivil toplum örgütlenmeleri var. Egemenlik karanlığından kaçak elektrik çalıp aydınlandığımızda dogma-tizm yasasının ceberrut tahsildarları kelepçeyi takıp faili meçhul bir yolculuğa çıkarabilirler.
Batı medeniyetinin modern devleti isyanlardan ve devrimlerden çok çektiği için demokrasi, hukuk devleti, hak-eşitlik, insan ve hayvan hakları gibi çerçevesi çizili serbestiler tanıdı elbette yurttaşlarına. Demek ki insanların etki-tepki mekanizmasını çalıştırması gerekmektedir. Her yeni çıkış ve farklı dilde meal denemesi, dinin ve devletin temeline atılan dinamit olarak görülmemelidir.
Bu yüzden Batıdaki modern ulus devletler halkı düşünmekten sıyırmaya çalışır. Doğuda ise halk devletin uyanmaması için çalışır, yeniliklere açılmaması için çırpınır. Sürekli yaltaklanarak: “en büyük sensin” diyerek. Dolayısıyla dinî düşüncenin yeniliklere karşı kulak tıkaması ve eski geleneği aynen sürdürmesi için kambura yatar ve hiçbir sosyal hareketliliğe fırsat tanınmaz; sanki ölü toprağını üzerine kendi serpmiştir. Modern çağda dinî düşünce cinsiyetsizleştirilmiş; aynı zamanda iğdiş edilmiştir. Dinî düşünceye tabu getirilerek putlaştırılmış tekelleştirilmiştir. Geleni yutar, içinde kaybeder, ama bütün durumlarda kendi üstüne dürülerek çöker. Gaddar bir gündelik hayat değirmeninin altında ezilen dogmatik dinî düşüncenin kulları, hiçbir şey yapmadığı, fırsatını bulunca çöplenmeyi beklediği için skolastik dinî düşüncenin refleksleri donar: bu skolastik dinî düşünce yanlışlarını asla düzeltemez.
Kur’an-ı Kerim sadece halka indirgenmiş ve sadece halk düzeyinde po-pülaritesi olan bir kitap değildir. İnanıyorum ki onun farklı boyutu daha var; akademik bir dil ve akademik bir dünya! Çünkü her yüzyılda Kur’an-ı Kerimi akademik düzeyde incelemiş, akademik unvan sahibi olmuş ve yakın tarihte: “enderûn mezunu”, “Fatih Ders-i Âmmlarından” vb akademik unvanlarla üst düzey âlim olup her sosyal çıkmaza devlet düzeyinde çare aramış, siyasî İslam boyutlarını zorlamış, Kur’an-ı Kerim temel kavramlarını halk kesimin-den farklı ve üst düzeyde algılamış unvanlı kişiler bulunmaktaydı. Bugün-lerde de “İlâhiyat Fakültesi Asistanı, Öğretim Görevlisi; doçent, profesör”lük kariyerlerine ulaşma çabası veren üst düzey genç din adamları var.
Ama halk kesiminden farklı bir dilde kaleme alınmış: din ve siyaseti, bilim ve tekniği, jeo-astro-çekirdek fiziğini, astronomi ve astrolojiyi, genetik biyoloji ve sibernetiği, psikokineziyi akademik boyutuyla Allah’ın âyetleri içeriğinde araştırma ve inceleme tekniğiyle geliştiren bir meâl-tefsire: “anlaşılmaz, amacını aşan, zorlama bir meâl” yakıştırmasını diline alan akademik unvan sahibi genç din adamı düşünülemez. Bu yakıştırmayı akademisyenlik kariyeriyle diline dolayıp halk katında popülaritesini daha da artırmak, kadın taifesinin heyecan ve hamaset duygusunu sömürüp dine sonradan sokulmak istenen ithal konularla yeniden uygarlaşma yolunda onun ilgisini çekerek, reytingini yükseltmekten başka amacı olmayan yalan medyanın medyatikliği ile her gün beyaz ekrana çıkıp halkın dinî duygusunu daha da zayıflatmaktan başkasını yapmayan genç dinî meal-tefsir akademisyeni olursa o ülkede hangi dinî birlik ve beraberlikten söz edilebilir?
Bir Tıp Fakültesi veya Hukuk Fakültesi öğrencisinin, hatta öğretim görevlisinin dili, hizmet edeceği halkının dilinden farklıdır. Onun kitabını halk kesimi; sahaflar çarşısındaki işporta tezgâhının üzerinden alıp okuyamaz. Akademik düzeyde öğrenim gören gencin ders kitaplarında kullandığı dil akademiktir ve halkının dilinden farklıdır. Dış ilişkiler öğrencisi de ve onun öğrenim gördüğü ders kitapları da öyledir. Maliye öğrenimi gören mal müdürü ve banka hizmetlerinde halkına hizmet veren gencin öğrenim süresince koşullandığı bilim dili, hizmet verdiği halkının dilinden farklıdır. İnşaat, mimarî, genetik, yüksek kimya, yüksek fizik mühendisliği unvanı kazanmış ve büyük kentlerde özel danışmanlık büroları açmış, danışma gereği duyup taşra kentlerden gelen halk kesimine, sivil toplum örgütlenmesi olan kendi Odalar Birliğinin yasal olarak belirlediği ücret karşılığı danışmanlık hizmetleri sunanların da öğrenim süresince kullandığı bir akademik dili vardır. Mesleğiyle ilgili akademik düzeydeki bilimsel bilgisini halkının yararına indirgeyen .genç akademisyen halkının anlayacağı kavramların üzerinde toparlayıcı, formüle edici, kapsamlı bir dil kullanmak zorundadır.
Din alanında, hele hele İslam dini alanında akademik düzeyde öğrenim veren fakültelerdeki Kur’an-ı Kerim ile halk arasında ve kitapçılarda halk yararına çoğaltılıp para karşılığı halka satılan Kur’an-ı Kerim mealleri ve tefsirleri arasında bir ayrıcalık var mıdır? Akademik din dili ile halkın kullandığı İslamî din dili arasında hiçbir akademik ayrıcalık var mıdır? Kur’an-ı Kerim sûre ve âyetleri akademik düzeyde kapsamlı, içerikli, bilimsel bir dille ele alınacaktır. Jeofizik, astro fizik, çekirdek fiziği, kimya, biyoloji, astronomi, bitki genetiği, hayvan genetiği, insan genetiği, dağcılık, avcılık, atlas coğrafyası, mitolojiler vb bilgi alanlarının Kur’an-ı Kerim sûre ve âyetleri doğrultusunda güncelleştirecektir. Bir ekosistem içinde, bir bütün olarak araştırma konusu yapılması gerekecektir. Bu araştırma dili,akademik düzeyde bilimsel olacaktır.
İşte bizim yapmaya çalıştığımız böyle bir boşluğu doldurmak: Kur’an-ı Kerimi akademik düzeyde yorumlayıp üniversite öğretim görevlisi ve öğrencilerine farklı düzeyde yaklaşmaktır. Neden farklı bir dilde meal ve tefsir olmasın? Dinî alanda akademik kariyer sahibi profesör, doçent ve öğretim elemanları neden halk düzeyinde bir dil kullansın? Öyle bir meal olmalı ki okunduğunda yüzlerce cilt bilimsel bilgi kitabını okuma zevki aşılasın, birçok bilimsel ve teknik ansiklopedi maddelerini ve sahifelerini karıştırma aşkı versin. Yıllardır yanlış veya doğru; alışılmış, tabulaştırılmış, kutsallaştırılmış, yerine başkasını getirmenin dinsizliğe ve başıboşluğa yol açma olarak değerlendirilen dil biraz sorgulanacaktır. Kur’an-ı Kerim, 21. yüzyıl bilimsel gelişmesinde, akademik düzeyde yeniden yorumlanacaktır.
Şimdi akla bir soru gelebilir: İyi bir Arapça bilgisi ve kültürü almak akademisyenliğe yeterli değil mi? Arapça, medreselerden icazetnâme almak: Sarf-nahiv gramer bilgisi, mantık-İsagoci, akaid-kelam, hadis-tefsir, maânî-bedi’, Usul-i fıkıh, Arap dili fesahat ve belâgatı gibi ilimleri alan kişi akademisyen sayılır mı? Bu tefsir usûlü değişemez mi? Bundan 150 yıl öncesine kadar bütün bilimler Arapça’ya taşınmıştı. O yüzyılın Fizik bilgisi bile bizim medresede okuduğumuz kitaplarda: “Lârî” adlı kitapta bulunmaktaydı..kimya da “İlm-i Sımya” adıyla okunmaktaydı. Bu kitapları okuyup icazetini alan kişi akademik bilgi sahibi olarak görülmekteydi. Oysa bugün 21. yüzyılda bilim o kadar derin mesafe aldı ki metafiziği arşınlamış ve mutlak gaybin sınırlarını zorlamaktadır. İnsan kopyalamak cesaretini görmekte, ışık hızından öte düşünen zekâları Arşa yakınlaştıran tachion enerjisini bile teorik fizikçiler yakalamak için çırpınmaktadır. Kur’an-ı Kerimin sûre ve âyetleri demek olan din; içerik olarak ta kıyamete kadar geliştirilecek ve bilim dünyasına kazandırılacak endüstri ve teknolojiyi meal ve ardından tefsir araştırmalarına katmak gerekmektedir. Önce bilim deneylerin sonucunda dinleşmekte ve ardından din de bu bilim sonuçlarını meal ve tefsirlere aktararak bilimselleşmektedir.
Her peygamber, Âdem AS’dan itibaren insanlığın zekâ gelişimine göre yenilenen tek Kitabı yeni biçimiyle kendi toplumuna duyurmuş, o çağın bilim adamlarının bilim ve edebiyatına, hatta felsefî düşüncelerine kaynaklık ederken her bilim kendisini vahiy bilgisine göre uyarlamış ve yenilemiştir. Bizim yakın tarihimizde Alman Gothe’nin, İ. Kant’ın, sezgici H. Bergson’un çağının dinî gelişmelerinden esinlendiklerini bilim tarihi kitaplarından öğrenmekteyiz. Fârâbî, İbn-i Sîna, Kindî’nin ardından İmam Gazzâlî, İbn-i Rüşd vd nin çağlarının bilimsel gelişmelerini geleceğe kaynaklık eden kitaplarında önce meal-tefsirlere ve ardından akaid-kelam ve fıkıh kitaplarına yansımıştır. Ancak İslam medeniyetinin ve uygarlığının yerini Batı uygarlığı ve Avrupa Birliği gibi siyasî oluşumlara bırakmasıyla bu karşılıklı etkileşimler de anlamını yitirmiş ve kimliksizleşmeye yol açmıştır. İşte biz bu sıkıntıyı yaşamaktayız. İslam medeniyetinin çöküş dönemi ve yıkılış günlerinin yaşandığı bu günlerde Avrupa medeniyetinden alıntı yapmak zorunda kaldığımız bilimsel gelişmelerin dilini benimsemekte çok büyük zorluklarla karşılaşmaktayız.
Demek ki şu anda Arapların ve İslam Medeniyeti iklimi ulemasının akademisyenleri “beşik uleması” yakıştırmasına muhatap olmuştur. “Aynaroz Kadısı” tipi, din akademisyenlerinin yerini almıştır. İslam ülkeleri beşik uleması elinde kalmış, hep eski dil kutsallaştırılmış, 500 yıl önce kendi çağının bilim düzeyini etkisi altına almış bir otoriter din akademisyeninin eteğine yapışıp kalmış, onun haşiyesini yapmaktan ileri gidemezken o eski insanın dil ve kültürüne zerre miktarı dokunulmamış ve kurmayı başardığı ders halkasında sadece o eski dinî otoritenin kutsallığını kendi çağının genç kuşağına taşımaktan ileri gidememiştir. Şayet giderse Rönesans’ı gerçekleşti-renlerden Descartes ve Bacon gibi mantık devlerinin: “Düşünüyorum; o halde varım” felsefesini getirmekle bizim eskiyi aynen savunan akademisyenlerimizin koparmaya çalıştıkları fırtına gibi kopardıkları fırtınalarla Aristo mantığını geri getirmek isteyenler ibadet sandıkları eski otoriterlerin haşiyeciliğinden ilerisini o otoriteye en büyük saygısızlık ve geçmişine küfretme olarak anlamışlardır.
Kültür birliği sağlamak amacıyla farklı bir bilim dili kullanılarak kaleme alınan bu meal-tefsire karşı gösterilen tepkinin temelinde bir millet olamama, kimlik erozyonu, Batı uygarlığına karşı edilgenlik, kendi kendini anlatamama fobisi, caddeye çıkıldığında cadde dilinin millî benliğine tamamen yabancılaşmayı yansıtması, bu geçiş döneminde üretilen ulusal dilin solculara mal edilmesi, eskiye karşı tutuculuk gösterenlerin kendisini yenilemeğe çalışan ve o tutuculara karşı tepki duyan genç akıma solculuk yaftasını yakıştırarak dışlaması ve nihayet bilim-din uzlaşmasında kullanılan dil çatışması yatmaktadır. İslam medeniyeti yeniden o eski ihtişamıyla şaha kalkmadan dil kargaşası sonuçlanmayacaktır.
Sosyal tarih, bir dalgadır; yükselir ve sonra bir daha yükselmemek üzere aşağıya iner. Toplum ve kültür, sadece bir tane hayat çevrimine sahip canlı gibidir. Toplum veya kültür bir organizmadır. Uyku durumundaki hayatiyetin faaliyete geçmesiyle yeni meydan okumalara verilen cevaplarla ve yeni öğelerin katılmasıyla gerçekleşir. Müslüman kültürün ilk dirilişi, Moğol saldırısından sonra olmuş, Müslüman ülkelerin gerilemesine neden olmuşsa da kısa zamanda yağmur taşıyan bulutlar toparlanmış, yeşillenip hayat dolmuştur. Her kültür din, dil, hukuk, felsefe, bilim, güzel sanatlar, ahlak, iktisat, teknoloji, politika, coğrafî alan değişikliği, gelenekler gibi çok geniş düzenlerin ekolojik dengesidir. Herhangi bir organize grubun toplam kültürü, bir kültürel düzenlemeden değil, birbiriyle biraz uygunluk veya biraz uygunsuzluk içinde olan ve ek olarak da bir çok kümelerden oluşan kalabalık büyük ve küçük düzenlerden oluşmuştur.
Kültür birliği öykümüzü sanatla, bilimle, felsefeyle ve kültürel etkin-liklerle anlatacağız. Binlerce yıllık öyküsü var kültür birliğimizin. Bu meal-tefsir çalışması insanlığın bu dünyadaki kültür birliğinin son halkası. İnsanlığın bu evrensel kültür birliğine kendi yaşamımızdan çıkararak sayfalar ekleyemezsek yaşamışlıklarımız bu dünyanın defterinde yer tutmamış olur. Oysa biz yaşadık, yaşıyoruz ve yaşayacağız; eğer Kur’an-ı Kerime çağımızın akademik düzeyini yansıtacak bir dil ve mantıkla yaklaşırsak yaşayışımız şu anda akademik çevrelerde yaşandığı gibi gürültüye gitmeyecek. Bu skolastik düşünceli İslam dünyasında akademik unvan sahibi insanlar düşündüler, duydular, anladılar, anlattılar, açıkladırlar, yorumladılar. Dünyanın insan olma tarihinde yerlerini aldılar. Böyle anlatılmalı İslam kültür birliğimiz. Anlatabilecek gücü olan herkes anlatmalı, bilgisi, görgüsü, yaşam birikimi ile. Bu topraklar, kendisini anlatacak kültür birlikçisi yiğitlerini arıyor. Bu biriliğimiz başkalarına bırakılmayacak kadar önemli. Bir kültürün kendi ayakları üzerinde durup kendini var kılabilmesi yaşadığı hayatı yorumlama, anlama, anlatma gücüyle orantılı. Yoksa diğer kültürlerin yorum boyunduruğu altına girip kendini onların gözüyle görmeye başlar. İşte o noktada kültürel özerklik ve bağımsızlık ortadan kalkar. Belki siyasî açıdan bağımsız olabilir, o kültürü yaşayan insanlar; ama kafalarının içi, duyguları, birbirleriyle ilişki biçimleri, yaşam biçimleri ellerinden gitmiştir. Kendilerini kendi gözleriyle göremeyen, kendi seslerini kendi kulaklarıyla duyamayan kültürlerde bağımlılık başlamış demektir.
Kim anlatacak bize, bizi? Kim yorumlayacak yaşayışımızı, değerlerimizi, sanatımızı, bilimimizi, insanımızı? Bizlerden birileri. Elbette dışımızdaki kültürlerde yaşayan insanların bizi yorumlamaya, inceleyip eleştirmeye hakları vardır. Kendi değerlerimize sahip çıkmak, yaşayışımızın sorumluluğunu duyarak kendimizi dünyaya anlatmak, bizi yorumlayanları yorumlamak, diğer kültür birliklerinin kültürümüze ilişkin görüşleriyle hesaplaşmak gerekir.
Bu farklı dil ve farklı mantıkla bir çığırı yakalamak amacıyla kaleme alınan bu meal-tefsir çalışmasıyla bizi bize, bizi tüm dünyaya anlatacak insanlarla varolma çabasına girmeliyiz. Tüm bu hazırlığa: “kültürümüzü yeniden dokuma çalışması” diyebiliriz. Yalnızca siyasal, yalnızca ekonomik, yalnızca askerî açıdan varolma çabaları dinî düşünce kapsamındaki bilim, sanat, düşünce ekseninde yapmamız gerekenleri görmezden gelmemize yol açıyor. Oysa din-bilim-felsefe birikimleri birleşik alan kuramı içinde dokunmayan insanların kültür birliği, egemen kültürlerce dokunuverir. Bizim hem dokunacak ipliğimiz hem u ipliği dokuyacak akademik kariyerli insanımız var.
Bu ülke, din-bilim-felsefe kültür birikimini böyle yeni bir dil ve yeni mantıkla, Kur’an-ı Kerim meal-tefsir bünyesinde değerlendirmede yerini alamamıştır. Bu ülke bir şantiye olmalıydı: Romancılar romanlarıyla, öykücüler öyküleri, ozanlar besteleriyle bu kültür birliğimizi dokuyacaklar. Şantiye alanı benzetmesinden yola çıkarsak bu toprakların tarihi, kültür mirası, özgün yorumlar ve kuramlarla değerlendirilip yapılandırılmalıdırlar.
İslam medeniyeti birinci yükselişini 7.-11. yüzyıllar arasında tamamlarken Moğol İstilasının öldürücü darbesini geçirdikten sonra ikinci yükselişini 13.-17. yüzyıllar arasında Türk-İran-Hind uygarlıkları sentezi sonucunda tamamlamış ve yüzyılımıza kadar bir daha yükselişe geçememiştir. İşte yeniden Kur’ana dönüş çağrışımları bu çöküş çağında çok sancılı geçmektedir.
Yeni bir dil, yeni bir mantıkla kaleme alınan Kur’an-ı Kerim meallerindeki yılların tevatürleştirilmiş ve gelenekleştirilmiş temel kavramlarının aykırı gibi gözüken bu farklı yorumlamalar, Diyanet İşleri Başkanlığınca hoşgörüyle ele alınıp ortak tema birliğine vardırılacak icmâ’-ı ümmet çalışmalarının tamamlanıp yeni bir fıkhın ortaya konmasının en yerinde bir toplumsal davranış olacağını bilmeliyiz. Bu nedenle bizim kullandığımız bilimsel dil ve bu dil gereği temel dinî kavramların doğrudan âyet-i kerime içinde yorumlanmasının aykırı bulunmaması gerekir.
Bu gösteriyor ki “bir kez çiçek gibi açıp gelişen kültürler bir daha açmamak üzere solmalıdır” biçiminde zorlayıcı bir evrensel yasa yoktur. Kültür bir zamanda bu alanda, başka bir zamanda başka bir alanda gelişe-bilir ve bütün olarak bir çok iniş-çıkış yaşar. Bir medeniyetin çökmesi ve tarihten silinmesiyle kültür de silinip gitmez. Her kültür yaşayan sistemleri veya önceki kültürün bazı parçalarını devralıp yeni ortaya çıkan maddelerle onları tamamlar. Bu meal-tefsir çalışmamızda bilimsel farklı dil ve mantık kullanılmasıyla bir çöküş evresindeki İslam medeniyetinin kalıntılarını Arap putperestliğinin, Helenizm’in, Uzakdoğu dinleri; Budizm’in vd, Hint-Çin dinlerinin doğruya yakın ve alınabilir bölümlerini insan sosyal yaşamına ve düşüncesine yardımları doğrultusunda kendimize mal etmeğe çalışmış, bir medeniyetin farklı çıkışı olarak alınmıştır.
Top yekûn kültürün bir bölümü, sanatı veya din düşüncesi yok olabilir, ama önemli bir bölümü genellikle gelişen ve yayılan diğer gruplarca, farklı bir dil ve mantıkla devralınır. Müslümanlar Fârâbî, İbn-i Sîna, İmam Gazzâlî, İbn-i Rüşd vd gibi düşünürlerle diğer kültürlerin belli alanlarını kendilerine katmakla kalmamış, onları kendi kültürlerinin tamamlayıcı parçası olarak almadan önce oldukça geliştirmişlerdi.
Bazı dogmatik selefî düşünürler düşüncelerini altın bir iplikle İslam düşüncesinin dokusuna dikmişlerse, bu anlayış bir çok Batılı oryantalist gibi ipliği doku yerine koymak anlamına gelecektir. Hiçbir kültür, tek bir düşünür gibi tamamıyla yeni bir başlangıç yapmaz. Yeni yapılanmalar daha önce üretilmiş maddelerden yapılır.
Tamamen yok olmayan her kültürün bazı öğeleri yok olsa da başka kültürler içerisine canlı faktörler olarak karışırlar.