"Sahada futbolcular tribünde seyirciler büyük keyif alacak. Çünkü hırslı, agresif ve sürekli hücumu düşünen bir futbol oynatacağım" diyen Bernd Schuster'dir. Kafasındaki kurgu hakkında ipuçları verdi. Futbolda başarı, kavgacılıktadır.
06 Eylül 2010

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 2
 Bugünkü Ziyaret 428
 Toplam Ziyaret 281640

 
SÛFÎLİK VE EL ALMA
Fiyatı: 2001 Yayınlarının Armağanı YTL
Tasavvufa ilişkin çok sözler söylenmektedir. Horasan dervişliği adıyla Anadolu'ya taşınan Yesevîliğin aldığı biçimler masaya yatırılmakta ve "nasıl bir cemâatleşme?" sorusuna cevap aranmaktadır. İnâbe; el almak nedir? TANİTİM KITAPÇİĞİ: 7 KUR’AN-İ KERİM’DE EL ALMAK VE SÛFÎLIK İşte bu çizgiyi ve bu gerçeği yakalamaya aday olduğumuzu ispatlamak için “Birleşik Alan Teorisi Serisi” bünyesinde Kur’an-ı Kerim siyasallaşma, cemâatleşme ve rintlik olayını nasıl değerlendirmektedir? Rabıtanın içyüzü nedir? İnsanları kıyafet birliğine zorlayabilir miyiz? Namaz kılarken kıyafet zorunluğu var mıdır? İdealize ve politize cemâat kavramlarından ne anlamaktayız? Bir tarikate bağlanma zorunluluğu var mıdır? İşte bu tanıtım kitapçığında bu soruların cevaplarını bulacaksınız. SÛFÎLIKTE ARACİ OLMAK “Ey iman edenler! Allah'ın takvasını yaşayıp Ona doğru varabilme aracının22 ne olabileceği özlemini duyun. Dolayısıyla mefkûreyle bütünleşen toplum olmak ümidiyle Onun yolunda cihad edin.” Mâide: 35. 22 *Hz. Musa'nın Tur dağına; kendisiyle benzeşmeye çalışanlarla gittiği "Yetmişler Cemaati" gibi, "Vesîle" konusu da pek çok tartışmalara neden olmuştur. Tasavvufu ilgilendiren kavram olarak Allah'a giden olda başkasını aracı görmek şirk midir? Bir kudsî hadiste: "Gerçek inanmış kulum Bana yakınlardan olmayı, ancak nafilelerle sürdürebilir" buyurulmakta, ayrıca: "Aracı olmak, cennetteki makamdır" hadisi görülmektedir. Bunlardan anlaşılmaktadır ki nafile ibadetler, belli ilke ve prensipler edinmek ve büyük bir insanın hal ve hareketlerini gelenekleştirmekle, az ama bilinçli yapılmakla cemaat oluşumunda ilk temel taşı olurlar. Şeyhi putlaştırmak, resmini put edinmek, şeyhini Allah'ın oğlu gibi görüp Resûlüllah SAV'in sünnetini kenara itmek, şeyhinin söz ve hareketlerini aynen tartışmasız öykünmek müşebbihe anlamında teslis üçleme eylemidir. Ama "gibi olmak", benzeşmek anlamında vesile edinmeden cihad gerçekleşmez. ALLAH’İN ÖZEL KULLARİ: GENÇLİK “Şöyle ki onların tepelerinde ateşten bulutlar ve altlarından da o kadar ateş bulutları var. O azabı göze al! İşte Allah kendi özel kullarını o azapla korku içinde tutuyor: "Ey kullarım! Yalnız Benim sosyal gerçeklik takvamı yaşayın."7 Öte yandan mantık tanımaz tağuttan; onlara kulluk etmekten kaçınan ve meclislerde el açıp yalnız Allah'tan el alanlar... işte onlar için muştu var! Öyleyse Benim o üstün kullarımı o güzel vitrinle müjdele!.. Bütün dînî cemaat düzenlemelerini dinleyip en güzelini örnek alanları... Allah işte; öylelerini mefkûresine kılavuz eder. İşte özün özüne eren mutlu insanlar da onlardır.” Zümer: 16-18. KUR’AN-İ KERIMDE İNÂBE “Küfür değerlerini yaşayanlar derler ki: "Keşke ona Rabbin olağanüstü bir ayeti indirilseydi!" De ki: "Kuşkusuz Allah kaderde dileyenleri mefkûresiz şakî eder, kendisine el vereni de kılavuz..." İman değerlerini yaşayıp gönülleri Allah'ın andıç zikriyle doyumluluğa kavuşanı... Altını çiziniz ki gönüller yalnız Allah'ın zikriyle yatışır doyumluluğa kavuşur”. Ra’d: 27-28. “İşte biz: "Önce benim için ve ardından anne-babana şükret" diye salık verdik. Zira son varış, Banadır.4 Eğer o ikisi seni, gönlünde kökten bilgisi bulunmayan; Bana karşı tragedyacı olman konusunda zorlarlarsa kendilerine saygı gösterme. Her ikisine dünya işlerinde gelenekler gereği, arkadaşça davran. Sen, arının kovanına dönüşü gibi Bana el verenlerin yolundan yürü. ...yansıttığınız sosyal etkinliklerin dokümanter haberini veririm.5” Lukman: 14-15. 5 *Lukman AS gibi gençliğe öğüt veren birçok karşıt çağdaş insanlar vardır: Rusya'da ihtilal ruhunu aşılayan Lenin teorici olmaktan çok ihtilalciydi. Bugün, "Marksizm-Lenininzm" diye adlandırılan ideoloji gerçekte Lenin'in kullandığı ihtilal taktikleridir. Kendi ülkesinde silahlı ayaklanmayı bir taktik olarak kullanırken, başka ülkeler için başka taktikler ve sloganlar salık vermiştir. Marks diyor ki: "Toplumsal yapıyı değiştirin; insanı değiştirirsiniz." İnsanları değiştirmek için despotik merkeziyetçi bir yönetim düzeni kurmuş ve değişmeyen, değişmeye direnen milyonlarca insanın kanını dökmüştür. Sürekli ihtilâli az gelişmiş Latin Amerika, Asya, Afrika ülkelerinin sürdüreceği söylenmektedir. Böylece yepyeni ortamlarda yeni şartlar içinde sürekli ihtilal düşüncesi yeniden canlanarak bir nevi Neo-Troçkizm doğuyor. Amerika'da silâhlı ayaklanmaları kışkırtan Castro ile bunu zamansız bulan Moskova arasında görüş birliğinin olmaması Castro'yu Moskova'dan uzaklaştırmıştır. Halkların gerçek kurtuluşu için silâhlı ayaklanma zamanının geldiğine inanmıştı. Bu prensibini silahlı çeteler ve gerilla savaşı yoluyla yürütmüştür. Sakallı tipi, çeşitli maceraları ve ölümü bir efsane kahramanını andırmakta bu gençlerin hayal dünyalarını süslemektedir. Sonuçta beyin yıkama metodu ile sürekli kültür devrimi yapan Mao, doktrinlerini partizanlarına uygulatmıştır. Günümüzde "tahrikçi önderler", kendi aralarında çatışırken birkaç yıl içinde birkaç parçaya bölünüp yeni isimler altında çıkmakta, tutarsızlıklarını ve Âl-i İmran: 7. bu çatışmalarını daha da derinleştirmekte öğrenci kitlesinin daha da bölünmesine ve etkisini yitirmesine yol açmakta, mesleğinin yeterliliğine sahip rüsuh ehli genç kuşaklar yerine, ne idüğü belirsiz, peşin fikirli, çarpık bir kuşak doğmasına neden olmaktadırlar. Lukman AS, bunların ötesinde gerçekçi, rüsuh ehlinin öğütlerini vermektedir. Böyle bir siyasallaşmış İslam mefkûresini ülkü edinen ve çevresinde kümelenen gençler çelişme ve çatışmalara düşmeden, toplumuna yabancılaşmadan cemaat sorunlarının çözümüne gidebilirler. "Bilinçleşme", geniş dünya görüşü içinde gelişme ve tartışmaya her an açık bir düşünce düzleminde olur. Bilinçli düşünce yurt ve dünya sorunları arasında en doğru bağlantıyı kurmak, en sağlam çözüme gitmek ufkunu açar. Olaylara ilgisizce ve sürüye kurt düşürücü sloganlar açısından bakmak insanı çıkmaza sürüklerken Kelime-i Şahadet çevresinde siyasî cemaatlaşma güç üstüne güç katar. Üniversite, bilinçlenmenin doruğa vardığı, her türlü konunun tartışıldığı ve gerçeklerin arandığı yerdir. Tartışmaları kavgacı, gürültülü, kaba kuvvet gösterisi biçimine sokmak, devletin kolluk kuvvetlerini kışkırtıp; olmazsa olmaz gibi temel mesele yapmak, öte yandan devletin hâlen yürürlükteki kılık kıyafet yönetmeliklerine uymayan çırılçıplaklığı, cinsel çekiciliği amaç edinmiş kıyafetlerle üniversite ve devlet dairelerinde, resmî ve özel televizyon kanallarında memurluk ve sunuculuk yapmalarına göz yummak, bir anlamda söylenecek hiçbir şeyin kalmadığını gösterir. DAVUT AS VE ÇÖPÇATANLIK “Kuşkusuz ortak iş yapan dostların çoğu, birbirlerine karşı fırsat kollarlar. Sadece iman eden, onu sevgiyle dışa yansıtıp salih amel işleyenler öyle değil. O kişiler de amma az!" Davut, bizim kendisini ağır sınavdan geçirdiğimizi anlamış, Rabbinden yarlığanma dileyip kendisini halkın hizmetinde tüketmiş5 ve rabıta kurmuştu. Böylece dilediği kadarıyla onu yarlığayıp bağ kurduk. Zira onun için katımızda çöpçatanlık statüsü ve kapımızı en güzel aşındırma hakkı vardır.” Sâd: 24-25. 5 *Tebük gazvesinden yeni döndüklerinde Hz Ayşe RA'ın oyuncakları arasındaki kanatlı attan sorunca: "Süleyman AS'ın kanatlı atlarının olduğunu duymadın mı?" demiştir. elEfit’T. “Azap size gelip çatmadan Rabbinize inâbe edin; meclislerinizde yakarışlarınızı Allah'a yapıp imanın dışa yansıtılması İslam'ı benimseyin. Böyle olmadıktan geri devlet düzeyinde önder Nasîriniz bulunmaz. Böylelikle siz hiç farkında olmadan beklenmedik bir anda, azabın sizi yakalamasından önce, Rabbinizden sizlere indirilenin bu en gelişmişini örnek alınız.” Zümer: 54-55 “"İşte bu, önden uyarıldıklarınız. Daha doğrusu her kendini Allah'la bulan ve Allah'ın boyutsuz bekçisi kişi için; gayp dünyasında Rahmandan korkan ve Ondan el alıcı bir yürekle gelen için! Tüm güvenceyle oraya girin. Bu sahne, ölümsüzler Günüdür." Onlar için oracıkta diledikleri her şey varken bu katımızda da hiç tükenmezler var.” Kâf: 31-35. KÖTÜ INSAN- IYI INSAN İnsan bu! Başına bir sıkıntı geldiğinde; avuç açıp yalnız Onu vekil ederek Rabbine yalvarır. Derken daha fazlasını kendinden özel yetilerle ona verdiğinde, daha önceki yakarışları unutup Onun yolundan öte mefkûresizliği belli olsun diye Allah için benzer doğa güçleri türetir. De ki: "O tanımazlığınla azıcık bir süre yan gelip yaşa bakalım! İyi bilmelisin ki sen cehennemlikler arasındasın." Şimdi o tanrıtanımazla, gecenin geç saatlerinde secde demeden, saatlerce dikelme demeden Rabbine boynu bükük duran ve ölümden sonra dirilmekten ürperip Rabbinin etkileşim bilgi-sevgi ağının aralanmasını uman kişi bir mi! De ki: "Vahiy kültürünü gönlünde yaşayanla o kültürü alamayan kişi eşit olur mu hiç? Demek ki o özün özüne erenler zikir ehli olabilir ancak!"5 Onlara söyle: "Ey o imana sahip kullarım; Rabbinizin güzel-çirkin sosyal gerçeklik takvasını yaşayın. O dünya hayatı içinde, ihsan derecesindeki imanı yaşayanlar için cennetin en güzel katları var. Ama şu da var ki Allah'ın ülkesi çok geniş! Ancak o sıkıntılara göğüs gerebilenler, hesap-kitap demeyen dolgun ücretlerini alacak.." Zümer: 8-10. 5 *"Kim bir gecede yüz âyet okursa onun için gece boyu itaat etmiş sevabı yazılır.", "Bir masıyete zorlandığınız zaman kaçınız.". İşte "zikir ehli" onlardır. ABDALLIK-SÛFÎLIK “O insana bir zarar dokunduğunda tüm duygularıyla bağlanıp Rabblerine yalvarırlar. Ama onlara abdallık vb rahmeti tattırdığında bir de bakmışsın ki içlerinden akıllı bir kesim o rabblerinin tanrısal gücüne tapmışlar.13 Onlar verdiğimiz özel yetileri kötüye kullanıp: "Efendilerinizle keyif çata durun güvenin bakalım; ama gerçeği öğreneceksiniz." Yoksa o abdallara bir tanrılık yetki belgesi indirdik de o belge, onların çok tanrılı tragedyaları olduğunu mu dile getiriyor? Bu kez aynı insana biz abdallık rahmet gibi bir şey tattırdığımızda onunla dört köşe olur doyuma ulaşırlar. Ama kendilerince yapıp-ettikleri yüzünden rahmet karşıtı kötü bir şey ilişse bir de bakmışsın; hemen bağları koparmışlar.14” Rûm: 33-36. 13 *F. Köprülü'nün anlattıklarına göre: Tekke hayatında kendilerine ermiş insan gözüyle bakılan, dünya halkının yönetimlerinde görevli olduklarına ve bir manevî dereceye ulaştıklarına inanılan; Allah'a varma yolunda hayli mesafe almış, sayılı insanlardırlar. İslam dünyasında, özellikle Türk ve İran halkı arasında diyar diyar dolaşarak, halka manevî âlemden yanlış-doğru haber veren rint veya cezbeli dervişlerden söz edilmektedir. Abdal, sözlük anlamıyla "bir şeyin yerini tutan, bir şeyin bedeli, karşılığı olan" demektir. Türk-İslam kültüründe, Tanrının en sevgili kullarından olduklarına inanılan evliya arasında oldukça yüksek bir tabakanın mensupları için isim olarak kullanılmıştır. İstedikleri yerde değişik kişilikler biçiminde görünebilme özel yetisine sahip olduklarına inanılıyor. Abdal olarak adlandırılmalarının nedeni, darda kalan inanmış kimselere yardım etmeleridir. Halk arasında "Yediler, Kırklar" gibi isimlerle de anılan bu ermişler tabakasının sayısına ilişkin inanışlar değişiktir. Anadolu'daki gezginci dervişler sonradan bunların, Bektaşîlik içinde eridikleri söylenmektedir. Bugün "aptal" biçiminde söylenişiyle dilenci ve ahmak rolünde geçmişin bu gezginci serseri dervişlerinin yaşayış biçimine, hâl ve davranışlarına dayalı bir özellik olsa gerek. Bu erenlerin menkıbeleri, Osmanlı Devleti'nin ilk günlerini, hattâ Yeniçeriliğin kuruluşunu ve Bektaşî ananesinin gelişmesini süslemektedir. Buhârâ'dan gelen Kırk Abdal'dan biri olarak gördüğümüz Abdal Musa, Haci Bektaş mensuplarındandır. Abdal Musa'nın mekanı Tanrı Dağı olarak gösterilir. Yedi dağı nefesiyle yürütmüştür. Bektaşî velisi Kaygusuz Abdal onun mürididir. Bektâşî âyinindeki on iki posttan on birincisi onundur. Hayvanlar üzerinde, özellikle geyik üzerinde tasarrufu vardır. Geyik Baba'nın mertebece kendisinden üstün olduğunu itiraf eder. Ahmet Yesevî'nin de aynı tasarrufundan söz edilir; kendi meclisinde erkelerle kadınların birlikte zikretmelerine karşı çıkan Maverâünnehir ve Horasan âlimlerine, bir velinin meclisinde kadın-erkek birlikte bulunsa bile, onların gönlünden her türlü kötülüğü giderebileceğini o tasarrufuyla ispatlamıştı. Alanya'da Teke Beyi üzerine asker göndermiş, onu tutup yakmak için de ateş hazırlatmıştı. Olup biteni keşfeden Abdal Musa, 400-500 müridiyle beraber semah ederekten Teke Beyine karşı yürümeye koyuldu; taşlar, ağaçlar da onunla birlikte yürümüş, yanan ateşin içine girmiş ve semah ile onu söndürmüştür. Şâmânî Türklerin menkıbelerinde ve bu Şâmânî ananelerini sürdüren Türk evliya menkıbeciliğinde ve bunun en temiz ürünleri olan Bektaşî menkıbelerindeki aynı motifler abdallığın eski Türklerdeki önemini göstermektedir. Abdal Musa'nın Osmanlı kuruluşundan sonra Elmalı civarındaki tekke ve türbesi, Bektaşîliğin çok önemli merkezi olması, Sevindük Dede karyesi ve türbesi ile Kilerci Baba merkadi ve Kâfî Baba türbe ve tekkesi, kara canavar kılığındaki Teke Beyini öldüren Baltacı Gedik ve Aydın'daki Yatağan Baba Osmanlı toplumunda abdallığın ne kadar önem taşıdığını göstermektedir. Elmalı'daki Abdal Musa türbesinin üstündeki altın alem, beş saatlik yerden görülürken sandukanın etrafında çok değerli mushaflar, tavandaki kıymetli kandiller, avizelerin bulunması, seyyid olduğunu gösteren yeşil imamesinin bulunması da abdallığın yüzyıllar boyu Osmanlı'da kazandığı ivmeyi sergilemektedir. Oradaki namazgâhın altındaki âb-i hayat kaynağı Abdal Musa'nın nazargâhı olarak ünlüdür ve içen hastalara şifa vermektedir. Çok bataklık olan tekkenin önünün kaldırım olmasını arzu eden dervişler Musa'nın o gece çerağ ve meşaleler yakıp, tef, kudüm, davullar çaldırıp, dergâh yanındaki dağa gitmesi, orada selam verip iki rekât namaz kılması, dağa rica edip kaldırım yapmak için at-katır gövdesi büyüklüğünde 12. 000 taş istemesi, hemen bir gülbeng çekip abdalları "Allah!" deyip ellerini yüzlerine sürdürmesi sonucu geceleyin korkunç bir fırtınanın ardından 3000 adım uzunluğunda gayet iri taşlı kaldırımın yapılmış olmasını sağlaması da onun menkıbelerindendir. Hükümet merkezi Bursa'da doğal olarak sünnîliğin egemen olmasından sonra Abdal Musa ananesi eskiden beri Kızılbaş, daha doğrusu heterodoks Türk oymaklarının yaşadığı Aydın yöresine hicret etmiş ve onun aracılığıyla en koyu bir Kızılbaş merkezi olan Teke eyâletine girerek orada güçlenmiş, kökleşmişlerdir. Bu yörenin eskiden beri çok önemli bir Batınî-Şîî merkezi olduğu ve türlü akidelere çok bağlı Türkmen oymaklarının buralarda yaşadığı, hatta Tahtacılar zümresinin de burada yoğunlaştığı düşünülürse Abdal Musa'nın gücü daha iyi anlaşılır. İşte bu âyet-i kerimelerde açıktan belirtilmese de abdallığın açtığı yaralar anlatılmaktadır. CEMÂATLERİN ÇEKEMEMEZLIĞI Ey iman edenler! Dîn görevlisi ahbar ve din maneviyatçısı ruhbanın birçoğu, saf duygulu halkın mallarını yakışıksız yiyip yutarken Allah'ın yolunu tıkıyor. İşte o altın-gümüşü kasasına indirip Allah yoluna harcamayanlar... evet onları çok acı azapla müjdele.16 Daha doğrusu cehennem ateşi içindeyken o kasaların; yoğunlaştırılmış ışın yordamıyla eriyik haline getirilip o kişilerin alın, böğür ve sırtlarının ütülendiği gün: "İşte bu ütüleme, bencil duygularınız uğruna çırptığınız hazineler! Halktan çırptıklarınızı tadın, şimdi!" diye ünlenir. ...Bunların dördü dokunulmazlık Haram Aylarıdır. İşte bu kutlama, çağdaş sivil toplum dini... Bu aylarda kendi canlarınızın hak-hukukunu çiğnemeyip ön koşulluluktan uzak hep birlik cihadla müşriklere sıcak savaş açınız. Tıpkı onlar hep birlik haçlı ordusuyla size sıcak savaş açtıkları gibi. Yine biliniz ki Allah, o takvayı yaşayanlarladır. Tevbe: 34-35. 16 *Burada çok önemli bir noktaya parmak basılmakta-dır. Dinî vecibeleri ibadet-itikat-ahlak gibi soyut kavramlarla sınırlandırılan ve anayasada o ilkeleri öğretmekle değil, sadece tenvir; aydınlatma ile görevlerndirilen din adamları kurum başkanlığı halkın ibadet işlerini yürütüp maaşı kadar namaz kıldıran görevlileri atamaktadır. Din adına okullar, hastaneler, imâretler, kreşler, kolejler, Kur'an Kursları işleten sözde cemâatler bu anayasal kurum yetki ve sorumluluk alanı dışında kalmaktadır. Derin devletin karanlık güçleri ve kartelleşen medyanın yönlendirmeleriyle idealize ve politize sınıflandırmalarına uğratılmaktadırlar. Bu amaçları gerçekleştirmek için halkın içine ve cebine dalan sözde apolitik efendi hazretleri, dinî değerleri siyâsîlerin arpalığı yaparak kurban derisi, zekat-fıtra ve çeşitli adlarla sadakalar toplayarak halkı sömürmeleri bu âyet-i kerimede eleştirilmektedir. Aynı zamanda bu roldekiler, politize olmuş "Rabbanî" ve "Ahbâr" olarak adlandırılmakta, dini kötü anlamda tanıtan ve aslandan kaçar gibi siyasetten kaçsa da din dışı siyasîleri arkalarken siyasî Müslümanları kovalayan kişi olmaktadır. Politize olmuş vakıflar, cemiyetler ve lokaller kurup halk arasında bölücülük yapan ve siyasî Müslüman avına çıkan müftü-imamlar vardır. Apolitik ve mütedeyyin geçinip dini arkadan hançerleyenlerin ekmeğine yağ sürenlerdir. Bu manevi yöneticiler karşıt ikililerle anılır: Usûliyyûn -Zahiriyyûn, politize-idealize, slogancı-gerçekçi... Köktendinci olan ilkler, yükseklerden atarken devlet görevlilerini Allah'ın Kelimesini uygulamadıklarından kâfirlikle suçlar ve hiç ödün vermez gözükür, ütopyalar peşindedirler. Yöneticileriyle hiç barışık olamazlar. Namlular kendilerine çevrilince de arkasında sivil toplum gücü oluşmadığından, daha doğrusu halkı o düzeylere ve o kültüre ulaşamadığı ve köktendinci önderinin arkasında yer alamadığından geri adım atmakta, illegal olmaktadır. Dîni Resûlüllah SAV kadar siyasallaştırmak hevesiyle parti adı altında siyasîleşenleri ikilemcilik ve hatta küfürle suçlamaktadırlar. Sonrakiler de din duygularını sömürerek, derin devlet güçleriyle barışıklık içinde, devletin güvenlik ve eğitim kurumlarına göz koyan, derin devlet kurmayları ve güçlerine şirin gözüküp iç içe yaşayan, kazara sızmış elemanları olmuşsa avucunun içi gibi kollaştırıp zaman zaman devlet güvenlik kurumlarınca budanan politize cemaat önderidirler. Bu iki kampta yer alanlar Allah'ın dinini yaymak görevine toz kondurmazken her ikisi de kendilerini din tanıtımcısı olarak görmekte ve cenneti parselleyip kendi yandaşlarına bağışlamaktadırlar. Bunların ikisinin de cehennemin belirli katlarında yer alacağını, bu âyetler kompozisyonundan anlamaktayız. Allah'ın yolunu tıkamakla suçlanmakta; çünkü ülkede İslam ahlakı çevresinde tek yumruk olup sosyal bütünleşmeyi gerçekleştirememektedirler. Elleriyle, olmazsa dilleriyle, o da olmazsa gönülleriyle cihad etmeleri salık verilmektedir. Fakat elleriyle cihad edenler cennetin en üst katlarıyla, dilleriyle cihad edenler, cennetin orta katlarıyla, gönülleriyle cihad edenler de cennetin en alt katlarıyla ödüllendirilecekleri hadis-i şerifte haber verilmektedir. İşe göre ücret! Şayet bu iki kesim, sahibi olup tanıtım amaçlı kullandıkları radyo, televizyon kanalı, dergi vb kitlesel basın-yayın araçlarını hep birlik kullansalar ve kurban derileri, zekat-fıtra, şartlı bağış, teberru vb para yardımlarını aynı başlıklı makbuzlarıyla tek merkezde birliktelikle toplasalar; okullar, hastaneler, imaretler, öğrenci yurtları, misafirhaneler, kültür merkezleri, stüdyolar, tiyatro salonları, buzhaneler yaptırsınlar. Her cemaatın gücü nesnel anket edilerek, kuvvetler ayırımı esasına göre gerçekleştirilen sosyal güç yüzde oranına göre paylarını ayırsa, yüzdeleşme oranına göre ayrı ayrı paylarını hesaplasınlar. İşte o zaman anlamlı, bilinçlendirici, halkın isteğine uygun, halka rağmen değil halkla el ele, devlet kurmaylarının da saygı duyup halk tabanına dayanan cemaatların oy potansiyelinden yararlanmak için el-etek öpme yarışına girecekleri ortamı hazırlayarak Allah Taâlâ'nın hoşnutluk makamlarına yükselip hep birlik cihad ederiz. Eğer her Rabbani ve Ahbâr, kendi dünyasında gerilir-kasılır ve boy gösterisi yaparsa, televizyonunun ıftar saatleri, kandil ve mübârek gecelerde hep kendi bildiklerini okursa Hıristiyan ve Yahudilerin Allah'ın Oğlu diyerek tapındıkları ve yetmiş iki buçuk millet oldukları gibi Müslümanların da "Allah'ın Oğulları" türetilip yetmiş iki buçuk milleti ortaya çıkmaz mı? Teslis neden onlarda olsun? Tek başına gazetesini, televizyon ekranını, basın-yayın organlarını zavallı halkın paralarıyla besleyerek, halka rağmen programların baş köşesinde yer alanlar Teklik sıfatına bürünerek Allah'ın Oğlu olamazlar mı? Kendilerini Fırka-i Nâciyeye tek aday göremezler mi? ALLAH’IN OĞLU: HÜKÜMDAR-HÜKÜMRÂNLAR O Yahudiler: "Tevrat yazarı Uzeyir Allah'ın oğludur"13 derken o Hıristiyanlar da: "Kutsanmış Mesih Allah'ın oğludur" diyor. Bu yorumlamalar, edebî destanlarındaki tragedyalarıdır. Daha önceki tanrıtanımazların tragedyalarını mırıldanıyorlar. Allah yok etsin onları! Bunca delillere rağmen nasıl da aldatılıyorlar?! Onlar din görevlisi ahbâr ve maneviyat önderi ruhbanları14, özellikle de Meryem oğlu İsa'yı Allah'a karşı Rabblığa aday görüyorlar. Oysa onlar da Tek İlaha kulluk etmekten başkasıyla emrolunmadılar. Yalnız O var! Başka tanrı yok! Onların çok tanrılı tragedyasından öte ne muhteşem ilâhî tragedya!15 Tevbe: 29-31. 12 *Cemaat bünyesinde bir azizin; kerametle insanüstü boyutlara çıkarılıp Allah katında, hep Allah'ın yanındaymış ve hep onunla birlikmiş, söyledikleri vahiymiş gibi tartışmasız benimsenmeğe vardırılması, Allah'ın Kitabını unutup şeyhi; "efendi hazretleri!"nin kitabını; gönlü boş ve rahatsız hastalara şifa kaynağı olduğu imajı verilmesi vb onlara tapmaktır. Tapanlar bu âyet-i kerimeler öbeğinde "sözde Kitap verilenler" olarak nitelenmektedir. Bu sözde kitap verilenler, Allah Taâlâ'nın haram saydıklarını Rabbanisi uğruna helal, helalı da haram sayabilmekte, kişiliğini ve vatanını yitirmiş olarak yaşamakta, cizye vermeyi yeğlemektedir. Bu egemen Müslüman devlet, Müslüman olamayan ve Müslüman devletin siyasî bloğu dışında kalmış azınlık statüsünde, sadece oturma izni olan zimmî yabancı vataşlardan sürü teba'a statüsünde olmaları ve onlara devlet hizmeti götürdükleri karşılığı olarak cizye alırlardı. 13 *E. W. Daniken'in Tevrat diye alıntılar yaptığı ve bugün de ellerdeki kutsal kitap olarak bilinen Tevrat'ı Gılgamış destanı vb den yararlanarak kaleme aldığına göre Ezra, Babil sürgününden sonra Yahudîlikte egemen olan resmî ve standart Yahûdîliğin kurucusudur. Evamir-i 'Aşere konusunda hüküm ve içtihatlarıyla Talmutçularca tek yasa koyucu yarı tanrı olarak benimsenmiştir. Kral ve devlet resmî törenleri, ibadet olarak bu yorumlara dayandırılmıştır. Kur'an-ı Kerime göre bir insan, yarı tanrısal güç olarak bir yasa düzenleyici ko-numuna yüceltilip, mecazî anlamda da olsa Allah'ın oğlu yerine konulması bir karşı tragedya düzenleme olacağından affedilmez bir "şirk" sayılıyor ve mefkûresizlik suçu sayıldığından da olağandışı tuhaf ve korkunç bir şeyin altı çizilip kargışlanıyor, lanetleniyorlar. 14 *Parlamenter İslam ülkesi vatandaşlarının özgür iradeleriyle seçilen İslamî hılâfet merkezi kuruluş üyeleri ; coğrafî sınır tanımayan, ancak Müslüman ülke vatandaşlarının gönlünde tek manevî ülkenin hükümranı halifedir. Böyle bir parlamenter hılafet merkezi için hiçbir siyasî çalışma gerçekleştirmeyen din adamı rabbanîler veya kalın taş duvarlar arasına sıkıştırılmış politize cemât şeyhi; eteğine yapışan meczup hırpanîleri cennete kavuşturan sözde mesih ve kurtarıcı olarak değerlendirilmektedir. Her İslam ülkesinin siyasî Müslüman vatandaş toplulukları; ümmet olarak bir millet bütününün üyesi; dînî cemaattır. Bu seçilmiş rûhânî önderler, hılafet adına her ülkede Cuma namazlarını kıldırmak ve hutbesini halk meclis başkanı gibi, siyâsî bildiri ve deklarasyon olarak sunmak zorundadırlar. Devlet sorumlusu İmam, bu siyasî deklarasyonı dinlemek ve tavsiye kararı olarak benimsemek zorundadır. Aynı ülke topraklarında; politize azîzler veya şeyhlerinin egemen değerlerine Allah ve Resûlününkinden daha çok bağlı ve o şeyhini tapacak kadar çok seven cemaatler, "sözde Kitaplı Müslüman" olmaktadırlar. 15 *Burada teslis akidesi işlenmekte, daha doğrusu azîz-leri ve yatırları Allah'ın oğluymuş gibi kutsallaştıran, Allah Taâlâ'yı ve Onun Resûlünün sünnetini bir kenara bırakıp taşlaştırılan şeyhe tapacak kadar sevgi gösteri-sinde bulunan, Allah Taâlâ'nın Kur'an devrim ilkelerini caddelere egemen kılıp gençliği aynı Resûlüllah SAV'in sünnetine göre yetiştirmek amacıyla kurumlaşmak için çırpınan birleştirici ve küfrün karşısına öyle tek yumruk çıkmak isteyen Allah dostlarını arkadan hançerleyen ve yaptıklarını da Allah ve Resûlü adına yaptığını inatla sürdürenler amaçlanmaktadır. Bu din, cibt-tağutların, dinin siyasallaşmasına karşı çıkan ve Allah'ın Oğlu statüsüne kavuşanların dinidir. Aşırı sevgi, yalnız Allah'ındır ve Onun Resûlünün sünnetine saygıdadır. Buradan anlaşıldığına göre Huneyn savaşı yenilgisi iman etmiş, ama yine de eski paradigmalarını elden bırakmamış, eski çok tanrılı tragedyalarındakileri aşırı sevmiş, bu nedenle Resûlüllah sevgisi yüreğinde tam yer edememiş teslisçi insanları sosyal kontrolden geçirme sonucudur. Bu âyet-i kerimenin yorumunu isteyen Hatem'e Hz Peygamberimiz SAV: "Siz o Rabbanî-Ahbarın haram saydıklarını haram ve helal saydıklarını helal saymıyor musunuz? İşte bu davranışınız onlara kulluk etmeniz ve onları rabb edinmenizdir" cevabını vermiştir. Allah'ın Kitabına rağmen, helal-haram koyma nikahlanmayı horlama, uykuyu haram etme, hanımla sıcak ilişkiden kaçamak yapma vb sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini rabb gibi gördüklerini ve onlara yasama yetkisi tanıyanların da onları rabb edindiğini vurgulamıştır. Toplumsal çözülme söz konusudur. Hatta daha sonra Hz Ebu Bekir RA'nın hilafeti dönemindeki devleti bölme çalışmalarının ilk çekirdeği burada görülmektedir. Dönüş yapmaları için cizye alımının acımasız sürdürülmesi istenmektedir. Buradaki sosyal çıkmaz, insanların paradigmalarını insanüstü bir aşkla sevmeleri, İslam'ı siyasî konjonktür içinde söz sahibi kılmak ve bu amaçla İslam'ı siyasallaştırmak isteyen inananları bölmesidir. SONUÇ Bütün dünya toplumlarının ortaklaşa sığındığı bir manevî kurum var: Tasavvuf! Coğrafî sınırları belli, ordusu hazır kuvvet o sınırları bekleyen ve bağımsız yasama ve yargı organları ile bağımsız maliyesi olan ülkenin yöneticisi hükümdar, aynı mefkûreyi ve devrim ilkelerini ilke edinen, coğrafî bir sınır tanımayan, gönlü aynı ülkü ve mefkûre ile yanıp tutuşan, ortak askeri, parlamentosu ve maliyesi olan milletin tek manevî başkanı da hükümrandır. Bu iki özerk, birbirinin sosyal statüsü ve rolüne karışmayan, birisi maddî otoriteyi parlamento meclisinde sağlayan ülke önderi ve öteki de manevî birliği sağlayan ve Müslüman ülke halkının tümünün esenliği için cami ve dinî kurumlarda görev yapan ilke önderi kurum el ele vererek dünyayı yönetmektedir.



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hz İsa, Hz Adem ile cenetten kovulan ervah arasında olmadığından mezarı yok. Öyleyse Hz İsa insan mıdır?
a- Hz Adem soyundan insandır.
b- Allah'ın Kelimesi melek-insandır.
c- Göklerde yaşar melektir.
d- İnsanüstü zekadır.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 4088
FATİHA SURESİ 2933
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 2612
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 2417
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 1605

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
62 mesaj var.