SALİH PARLAK’LA RÖPORTAJ
Kur’an mesajı bir anayasa… Bkz: Âl-i İmran Sûresi: 7. Anayasalarda başlangıç bölümü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez. Ama başlangıç bölümü dışındaki diğer bütün maddeleri, başlangıç bölümüne ters düşmeyecek biçimde, bürokrasi ve parlamentonun, dünyanın siyasî ve ekonomik konjonktürüne göre değiştirmesi gerekmektedir ve devlet belirtilen yetkili makamların emanetine bırakılmıştır.
İşte Kur’an mesajı da başlangıç bölümündeki devrim ilkelerini zedelememeleri ve İslam dışı kulüp ve lobilerin etkisinde kalmadan, çağının dinî bürokrasi ve yasama meclisi parlamenterlerine emanet edilmiştir. İşte biz de kendimizi dinî bürokrasi kapsamında gördüğümüzden, Kur’an mesajını, yirmibirinci yüzyıl siyasi, ekonomik… gerçeklere göre yeniden yorumlamak gereğini görmekteyiz. Bu gerekçeyle Kur’an tefsirinde; ilk başta, tefsir dil ve mantığını çağdaşlaştırmak zorunluluğunu ilk basamak olarak öne almaktayız. Ardından da akaid ve fıkıh temel kavramlarını, çağdaş anayasa bürokrasisinin dil ve mantığına göre yorumlamaktayız. Yeter ki murad-ı ilâhîye ters düşmesin; skolastik ve dogmatiklikten kendisini kurtaramayan dinî yetkililerin fitne teraneleri hiç önemli değildir.
Merhum, Şehid Seyyid Kutup’un tefsirinde yorumladığı; göklerdeki değişmez denge ve yeryüzündeki anayasal devlet ideali bir bütün olarak bizim düsturumuz olmuştur. Rabb ve kulluk anlayışı, bu bütünlük içinde ele alınmıştır.
Bu çerçevede toplumsal barışı sağlamak için “Birleşik Alan Kuramı”na, dogmatik düşünen mevcut din otoritelerini çağdaşlaştırmak için “İcmâ’-ı Ümmet” edile-i şer’iyyesine, Kur’an mesajının meal-tefsirini bakkalda, kırtasiyede… satılacak kadar küçük düşürülmesini önlemek için: “Kur’an zikir ehli anlasın diye indirilmiş” sloganına öncelik tanıdık.
Soru: İlk sorumuz şu olsun: Bu çırpınışınızın ve hareketliliğinizin bir amacı ve hedefi var mıdır?
Cevap: Her ulemanınki gibi bizim elbette bir amaç ve hedefimiz bulunmaktadır. Amaçlarımızı dört ana başlıkta toplayabiliriz:
a) Birleşik Alan Kuramı denilen ve İmam Gazalî’yi İmam yapan temel ilkesini örnek almak,
b) Edile-i Şer’iyyenin üçüncü sırasına itilen, ama uygulamada hiç kendinden söz edilmeyen İcma’-ı Ümmet temel ilkesini ilk sıraya almak,
c) Ümmetin soru sorma merciinin ve Kur’an mesajının birinci derecede anlaşılmasının zikir ehli olduğunu anlatmaktır. Yani okumuş ve sosyal gücünü yalnız Allah’tan alan akademisyenler, Kur’an mesajının ilk alıcılarıdır; doğrudan halk kesimi değil, Allah dostu akademisyenlerdir.
d) Yukarıdaki üç maddedeki amaçları geçekleştirmek amacıyla birkaç yüzyıl boyunca izlenen dili ve mantığı, 21. yüzyıl teknoloji mantığıyla yeniden yenilemektir.
e) İmam Azam Hazretlerinin: “Onlar düşünür, büyük adamlardı, ama biz de düşünür büyük adamlarız” vecizesi gereği, eski büyük müfessirlerin karşısında el pençe divan duramayız. Siz kendi çağınızın büyük düşünürü idiniz. Biz de bu çağımızın büyük düşünür âlimleriyiz, diyoruz. Bunun bilimsel adı, Descartes’in dediği gibi: “Bilimsel Şüphecilik”tir.
Amaçlardaki hedef de yepyeni bir sosyal barış ortamını hazırlamaktır. Bu barış ortamı sadece İslam mezhepleri arasında değil, siyaset ve kültür alanlarındaki uzman kişilerle din adamları arasındadır. Diğer bir hedef de çok muhtaç olduğumuz bilim kurgu ve özellikle genç yaştaki insanlar için uzay çizgi filmlerine doküman hazırlamaktır.
BİRLEŞİK ALAN KURAMI
Soru: “Birleşik Alan Kuramı” diyorsunuz, “Bilimsel Şüphecilik” diyorsunuz. Bu iddialı başlıklarla neyi anlatmak istiyorsunuz?
Cevap: Biz “Birleşik Alan Kuramı” derken biraz da İmam Gazzâlî’ye özendik. Gazâlî de kendi çağında bilim sayılabilecek felsefe kitaplarını okumuş, araştırmış ve “Felsefenin Çelişirliği” adlı kitabını yazarak “Bilim-Din-Felsefe” üçlüsünde, kendi çağına göre, bir bütünlük sağlamıştır. Bu uzlaştırma gerçeğine “Birleşik Alan Kuramı” denmiştir. Hıristiyan dünyasında da Hıristiyanlıkla bilimi bütünleştirmeye çalışan S. Thomas Moore aynı bütünleştirmeyi denemiştir. Ama her iki denemeci de Aristo’nun atomculuğuyla dini bağdaştırmaya çalışmışlar; açmak istedikleri çığır konusunda başarılı olamamışlar, çalışmaları bir kuram olarak kalmıştır.
Soru: “Birleşik Alan Kuramı” dediniz. Neden kuram, yani hipotez?
Cevap: Çağının ötesine veya ötelerine adını taşıyan her müfessir veya filozof, bilimsel düşündüğünü ileri sürer. Bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yürüttüğü “Bilimsel Tefsir” politikası gibi.. Bilimsel denilenlerin tamamı bir kuram ve bir hipotez olarak ketum ve kadit kalmaktadır. İşte biz de bir kuram geliştiriyoruz ve adına çığır demekteyiz. Çünkü biz sürekli uluslar arası bilimselliğini tüm dünya üniversitelerinin kabullendiği ansiklopedileri 1960’lı yıllardan beri hepsine abone olmuş gibi tek tek incelemek bizde bir hobi olmuştur. Bir “Görecelilik Kuramı”, bir “Büyük Patlayış Kuramı”, bir “nefs-i Vâhide Kuramı”, bir “Vasat Ümmet Kuramı”… bizim sürekli araştırma konularımız olmuştur ve olmayı da sürdürmektedir. Bunların tamamı kuramdır ve tartışılmaya açık. Bunların tamamı benim inceleme ve araştırma alanım. Hergün ve her saniyem bu konularda yeni yepyeni bilimsel makaleler araştırmaktayım.
Bizim ilâhiyat ve Diyanet camiasının eksiği bilişim yetersizliğidir. Bunun nedeni de skolastik düşünce biçiminin tüm camianın üzerine baykuş yuvası kurmasıdır. Her uzman kişimiz, bilimsel kariyerlerin en üstünü aldığında: “Artık ben doldum. Artık Kur’anı yalnız benden öğreneceksiniz. Bana itiraz, Allah’a cc itiraz demektir.Kafasında birleşik alan oluşturduğunu ileri süren din akademisyenleri bizim geliştirdiğimiz bu kuram üzerine biraz eğilse, ne yapmak istediğimizi anlamaya çalışsa ve bizi sorgulasalar, ince elekten geçirseler de yanlış mı doğru mu düşündüğümüzü; bilimsel çürüklük veya bilimsel belgelik yönlerini kamuoyuna açıklasalardı, çok iyi olacaktı.
Soru: Size göre bu kuramcılık nasıl aşılır?
Cevap: Bu kuramcılık, icmâ’-ı ümmet kurumunun çalıştırılmasıyla gerçekleşebilir. Skolastik düşünen ve dar kalıplar arasına sıkışmış beyin sahipleri, bireysel olarak Kur’an âyetlerini yorumlamaktan vazgeçmek zorundadırlar. Her sıkıştıklarında Allah’ı cc yalancı şahit göstermekten: “Ben böyle diyorum. İşte Allah da filan âyette aynısını buyurmuş” demekten sakınmalıdırlar. Her sıkıştığı konuyu bir âyet-i kerimeyle destekleme hastalığından vazgeçmelidirler. Bizim camiada halen skolastizm, yani her şeyi ben bilirim furyası egemenliğini sürdürmektedir. Oysa Kur’an-ı Kerim, “ispatlanamayan gerçek”tir. Gerçekliği ancak kıyamet günü tamamlanacaktır. Skolastik bir düşünce dönemde kuramcılık aşılamaz.
Soru: Diyanet İşleri Başkanlığımızın da benzer çalışmaları ve 5 ciltlik tefsirini bu çalışmaya örnek verebilir miyiz?
Cevap: Başarısızlığa örnek verebiliriz. Çünkü Diyanet camiasında bu bilimselliği yakalayabilen yetkili yoktur. Kuramı aşabilecek bilim adamı yetiştirememiştir. Diyanet işleri camiasında ve ilahiyat camiasında bilimsel becerisizlik bulunmaktadır. 5 ciltlik son bilimsellik atağı tefsirde bir atılım söz konusu olmadığından diğer çalışmalar gibi buharlaşmıştır.
Soru: Peki sizin bu çalışmanızla ilmî bazı gerçekleri çözümleyip hayatın daha kolay ve yaşanılır olduğunu mu anlatmak istiyorsunuz? Böylece sadece İslam dünyasında değil, tüm bilim dünyasında bir barış ortamı sağlanacağını mı ileri sürüyorsunuz?
BİLİMSEL KUŞKUCULUK
Cevap: Evet. Benim ayrıcalığım, doğuştan gelmektedir. Doğuştan bilimsel düşünmüşüm. Ta ilk zamanlar, felsefî sorular üretmişim, cevaplarını bulamayınca da körü körüne taklitçilik yapamamışım. Septikliğe kapılıp belli kişileri tabulaştırılmış şeyh olarak almamışım. Bilimsel kuşkuculuk ruhumu sarmış. İşte Descartes’in “Düşünüyorum; o halde varım” bilimsel düşüncesini örnek almışım. Her günümde kendimi ifade etmeye çalışmışım. Kur’an-ı Kerim deyimiyle “mümterîn”den; septik olmamışım.
Şu anda bizde bir yanda: “Ben bilmiyorum, üstadım bilir” diyen mankurtlaşmış vatandaşlar var. Öte yanda: “Bu tefsirimi, Ravza-ı Mutahhara’daki rüyamda, Resûlüllah’dan SAV destûr alarak yazmışım.” “Bu tefsire yapılan itiraz, Hz Peygamber’e SAV ve dolayısıyla Allah’a CC ısyandır ve o kişinin yeri ebediyen cehennemdir” diyecek kadar kendini tabulaştıran ve Resûlüllah SAV ile özdeşleştiren, her şeyi bildik, kendini Kaf dağında gören müfessirler var.
Biz şunu diyoruz: “Rüya ile amel edilmez. Rüya, sadece sahibini bağlar; başkalarını bağlamaz.
İşte düşünce tarihimizde, özellikle son ikiyüz yıllık düşünce tarihimizde, bilimsel düşünce, böyle algılanmıştır. Her müfessir, ilmiyle tevazu göstermesi gerekirken “Bütün cahiller cesurdur” vecizesi uyarınca başını göklere dikmiştir. Böylece toplumsal mutabakat hayallerde kalmış ve yerini toplumsal gerilime bırakmıştır.
Şunu iyi bilmeliyiz ki, her şeyi bildik skolastik ve dogmatik Kaf dağları olan ülkelerde bilimsellik olamaz ve sosyal barış ortamı da olamaz. Resûlüllah’tan SAV icazetli sözde bilim adamları varsa, kesinlikle tümü de yalancıdır.
Soru: O zaman siz de kendinizi, başka açıdan, dev aynasında görmüş olmuyor musunuz?
Cevap: Hayır, ancak biz toplumun; içinde bulunduğu yozlaşmadan kurtulsun derken anlaşılmıyoruz; evet zamanımızın çok ötesinde görülüyoruz. Eğer hayat hikayemize dönersek: doğal akış içinde kendimi felsefenin içinde buldum. Bilimsel dergi ve kitaplar üzerine kapandım. Derken felsefeyi bir felsefe hocasının anlaşılmazlığı ötesinde anlaşılır bir duruma getirdim. Kafamdaki yaradılış sorularıma kendim cevap buldum. Özellikle öğretmen olmamdan sonra, bulduğum cevapları öğrencilerimle paylaştım. Öğrencilerim arasında, benim gençliğimi yaşayanlar olmuştur. Onlarla uzun sohbetlere girdim; kafamdaki bilgileri tazeledim ve daha tutarlılık kazandım. Böylece öğrencilerle köprüleri atmak değil, daha kalıcı barış köprüleri kurulmuş oldu. İşte benim fikirlerimi, şimdi belirli mevkilere gelmiş bu öğrencilerimle yaymaya çalışmaktayım.
Bu barışçı sohbetlerin sonucunda, kendiliğinden bir meal-tefsir ortaya çıktı.
“BİLGİ TOPLUMUNA DOĞRU KUR’AN-I KERİM MEAL-TEFİRİ”
Soru: Bu hazırladığınız meal-tefsirin ne farklılığı var?
Cevap: Belli başlı üç ayrıcalığı var: a) Edile-i şer’iyyeden: Kitap, Sünnet, İcmâ’-ı Ümmet ve Kıyas ilkelerinden sadece: “ Kur’an şöyle diyor” veya “Her konuyu önce Kur’an ölçülerine ve Arap diline vuracağız” gibi sözleri kullanmıyorum. Kur’an’ı ben bireysel yorumlayamayacağımdan önce icmâ’-ı ümmet Kurulunu ön plana alırım. İspatlanamayacak gerçek olan Kur’anı; çağımın ulemasıyla birlikte tartışırım. Çağımın bilimsel gelişmesini her yorumuma katarım ve geçmiş otoriter ulemanın görüşüyle birlikte, çağımın bilimsel bilgisini de çok iyi kavramaya çalışırım ve yorumumu o bilimsel bilgi doğrultusunda düzenlerim. Referansım mezhep veya eski otoriter yorumlayıcılar değil, günümün bilimsel düşünen akademisyenlerin kitapları ve görüşleridir. Bilimsel bilgi değiştikçe de meal ve tefsirimi değiştirir, yenisini yazarım. Bilimsel bilgi değişmezse tefsiri de yazmama gerek kalmaz.
b) Kur’an-ı Kerimi meal biçiminde ve tefsirini yapma biçiminde ele alırken, modern devlet felsefelerini inceden inceye araştırırım. Anayasa hukukunu, vatandaş tanımlarını, anayasalardaki insan hak ve özgürlüklerine bakış açılarını, uluslar arası ilişkiler hukukunu, kitle haberleşme araçlarındaki gelişmeleri, bankacılık ve maliye konusundaki tartışmaları ön plana alırım. Kur’an-ı Kerimdeki temel kavramları laboratuar masama yatırır, kendimce ameliyat etmeye çalışırım. Akaidimizi oluşturan temel kavramları çağıma göre yorumlamaya çalışırım. Bu temel kavramlara, bugünkü devlet ve anayasa, siyaset anlayışı açısından yeni kavramlar yüklemeye çalışırım. İşte bu yeni anlayışı çağımın ulemasıyla tartışmaya açarım. Kendi bilgimin ille de doğru dayatmam.
c) Cennet’i boyutsuz dünya, Berzah âlemini sanal dünya, dünyamızı da üç boyutlu varlık olarak ele alırım. Zaman-mekan kavramının her türlü felsefî ve astrofizik açıklamalarını dinlerim. Görecelik yasasını ele alarak, Hz Âdem’in yaratılışını, insanın yaratılışını, âlemin Big Bang sonucu ruhtan varedilişini birlikte yorumlarım. Cennetteki Âdem ile dünyada varedilen insanı birbirinden ayrı yorumlarım. Böylece dünyamızın ve bizim duygular dünyamızın ötesindeki sanal âlemleri, sanallaştırılma ve ışınlanma ilkelerini Kur’an yorumlarına katarak, miraç olayını ve Nuh Tufanını yeniden yorumlarım. İnsanı ışınlayarak uzay boşluklarına, oradaki düşünen zekâların boyutuna getirerek gökadalarının derinliklerine salarım. Böylece bilim-kurgu romanlarının Kur’an esasına göre senaryolaşmasına veri tabanı oluştururum. Bilgisayarın daha geniş ölçüde kullanılmasını ön ayak olurum.
İşte benim farklılıklarım buralardan gelmektedir.
Soru: Kur’an mesajının her insan anlasın diye değil, zikir ehli olan ulema kesimi anlasın diye indirildiği iddiasındasınız. Tamam da sizin ortaya attığınız fikirler ilk bakışta halk kesimine yönelik değilse o zaman nasıl bir barış ortamı oluşacak? Çok dar bir entel kesimiyle kalmak ve halka yararlı olamamak, bir bakıma kendini dev aynasında görmek değil mi? Bu çelişkiyi nasıl açıklayacaksınız?
Cevap: Bizim kullandığımız dil ve geliştirmeye çalıştığımız Kur’an mantığı halk kesimince anlaşılacak türde değildir. Bu amaçla piyasaya, çok sınırlı kitap sürmekteyiz. Öteki müfessir kardeşlerin kitaplar yazarak ve cami cami gezip kürsülerden geniş halk kitlesine seslenerek satış yapmalarıyla çağa ayak uydurmak anlamında gelişmecilik ve lise öğrencisinin veya üniversite öğrencisinin kafasındaki sorular giderilemez.
Ayakkabıcı Mehmet Amca’nın, mobilyacı Dursun Efendinin veya pazar alış verişi yapan Fadime Ablanın duygularına hıtap ederek üç-beş baskısı yapılan kitaplar bizi kurtaramamıştır. Kur’an mesajı “lâ reybe fîh” özelliğini kazanamamıştır. Halk kesimi, masallardan, dinî hikâyelerin dilinden anlar. Devlet düzeyinde meselelerden bahseden birisini duyunca uykuları gelir. Gazetelerin magazin bölümüne, hikaye bölümüne, dedikodu sayfalarına bakarlar. Köşe yazarlarının çok azı halk kesimince okunur. Televizyon haberlerini de evindeki en az lise öğrencisi evladının yardımıyla anlamaya çalışmaktadır.
Şimdi biz bu geniş halk kesimine, yeni bir dil ve yeni bir mantıkla neyi anlatacağız? Kimseyi küçümsediğimiz yoktur. Ancak herkesin kullandığı dil ve yalın mantıkla ancak şarlatan oluruz; şehvetperestlere seslenebiliriz.
“BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI” ve
“BİR GENÇLİĞİN SOSYALLEŞMESİ”
Soru: Bu meal-tefsir çalışmanızdan başka çalışmanız yok mudur?
Cevap: Olmaz olur mu? Kur’an meal-tefsiri bir bütündür, sistemdir ve ana kitaptır. Planlamamıza göre ve Yüce Mevlâ’nın bahşettiği çalışma imkanına göre orta boy, beş kitap daha yazmamız gerekmektedir. Bu beş kitabın ilk ikisi piyasaya sunulmuştur. Kader konusundaki: “Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı” adlı kitabımız da iki yıl önce piyasaya sunulmuştur. “Devlet ve sivil toplum” esasına göre kaleme alınmıştır. Kader anlayışında, devleti ön plana çıkardım.
İşte şu anda baskıda olan ve yakında piyasaya sunulacak olan ikinci kitabım olan: “Bir Gençliğin Sosyalleşmesi” olmaktadır Bu yeni kitapta da sivil toplum örgütlenmesini Kur’an terminolojisine göre kaleme aldım.
Soru: Bu yeni kitabınız hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Cevap: Bu yeni kitabımızda İslamî cemâatleşme ön plana alınmıştır. İlimünati adındaki Sion cemâatleşmesine karşılık olarak, demokratik düşünce içinde, İslamî cemâatleşmenin gerekli olduğu irdelenmiştir. Cemâat yeni boyutuyla ele alınmış, Kâ’be merkez ve dünyanın her tarafındaki Camiiler de Kâ’be çevresindeki uydu kentler olarak ele alınmıştır. İbrahim AS milleti merkeze alınmış ve Hz Peygamberimizin ümmeti çevresinde kümelenen uydular olarak gösterilmiştir. Devlet ve sivil toplum örgütlenmesi olan sosyal baskı grupları sosyolojik olarak ele alınmıştır. Cemâatler de sosyal baskı grubu olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda cemâatler, spor, müzik, moda ve turizmi ele alarak toplumdaki yerini alacaklardır.
Soru: İslamî cemâatler, Hz Peygamberimiz döneminden beri varlıklarını sürdürmektedir. Bu cemâatlere neyi eklemek istiyorsunuz?
Cevap: Dünyada Hz Âdem’den beri varolagelen Siyonizm gibi İslamî cemâatler de gelmesi gerekirken İslamî cemâatleşmeyi sadece yaşadığımız İslam tarihi ile başlatmak büyük yanlış olur. Âdem AS dönemini bilmiyoruz ama, Hz İbrahim ile başlayan Haniflik hareketini biliyoruz. Haram Aylar konusunun ne kadar büyük önem taşıdığını da biliyoruz. Amma biz Haram Aylar diye büyük bir olayı, sadece birkaç gün oruç tutmakla savuşturuyoruz. Siyonizm ile hiç baş etmek diye bir derdimiz olduğunun bilincinde değiliz. Sadece ağlamakla ve zamane çocukları demekle kendimizi avutuyoruz.
Soru: Peki ne yapmalıyız? Dışımızdaki insanları öldürelim mi?
Cevap: Asla! Biz insanları öldürmek için yaratılmadık; insanlara sevgi penceremizi açmak için yaratıldık. Ancak elimizi ve kolumuzu bağlayarak Siyonizm’i seyretmekle değil, barış içinde yarış etmek için yaratıldık. “Gücünüz yettiği kadar onlara karşı kuvvet hazırlayın” düsturunu temel ilke edinerek… Şimdi bizim cemâatler de Hz Peygamberimizin hadis-i şeriflerindeki oyunları maç karşılaşmaları biçiminde ele alacak ve çağımızın spor gerçekleriyle donatacaktır. Cum’a günü tatil kültürü çerçevesinde lig maçları düzenleyecek, mevsimler içinde de Haram Ayları çerçevesinde kupa maçları düzenleyecektir. Haram Aylar’ın son iki aynı oluşturan Zilkade ve Zilhicce gibi iki ay içinde de olimpiyatını ve final karşılaşmalarını düzenleyecektir.
Soru: Siyonizm’le baş etme konusunu biraz daha açar mısınız?
Cevap: Siyonist ve İslamî savaşçılar, savaş alanında, siyasî irade sahipleri siyaset alanında ve ülke gençliğini yönlendirmek üzere görev almış sivil toplum örgütü cemâatler de kendi alanlarında yarışsınlar. Misyonerler de İslamî tebliğ cemâatleri de kendi kulvarlarında diledikleri biçimde, özgürce koşuştursunlar İşte Allah cc Müslümanları Beytüllah haccini oyun etkinlikleriyle İslamülkeleri düzeyinde ve sosyal barış içinde toplu kutlamaları için Siyonistlerin yolunu tıkamalarına karşı, aynısıyla karşılık vermemeleri gerektiği konusunda : “Özellikle Rab-binizin aşkın iradesini ve hoşnutluk noktasını arayıp kümelerle Beytullaha koşanlara saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haramdan yüz geri ettiler diye bir kavme duyduğunuz kin, sizi de saldırgan olmaya asla itmesin. Siz "candan verme ve takva değerleri" üzerinde yarışma düzenleyin. "potansiyel suçluluk ve örgütlü saldırganlık" üzerinde düzenlemeyin. Allah’ın takvasını yaşayın. Unutmayın ki Allah'ın ceza uygulaması çok çetindir” buyurmaktadır. Mâide Sûresi: 2.
Soru: İslamî Olimpiyattan söz ediyorsunuz. Hele de bu çağda, Müslümanlar sözkonusu sporları yaparken “helal-haram” ilişkilerini nasıl gerçekleşecektir? Dinimizin bu konuda kesin emirleri mi var?
Cevap: Bu sorunuzdan: “İslam’da spor haramdır” gibi mi anlıyorum. İslam’a göre spor, cihaddır. Yani savaş öncesi eğitimdir ve resmî tatil günlerinde, boş zamanı değerlendirmenin tek malzemesidir. Günümüz Müslümanları İslam’da tatil olmadığını söyleyerek Siyonist cemâatlerin finanse ettiği spor takımları haram işi gerçekleştirmektedir. Peki Müslüman cemâatler ne işle uğraşmaktadır?
İbadetler, Müslüman cemâatin birleşmesi ve bütünleşmesi için emredilmiştir. Spor da tatil yapmak zorunda olan Müslüman gençliğin birleşmesi ve bütünleşmesi amacıyla düzenleniyorsa o spor da ibadet sayılmaktadır. Elbette bu sporda “top” söz konusu edilemez. Siyonizm’in organize ve finanse ettiği her türlü organizasyona Müslüman hacc düzenleyici örgütleri karşı olacaklardır. Yepyeni bir düzenleme gerçekleştirecektir. Hacca katılan ülkelerin kendi içinden yetişen gençlikçe yepyeni bir örgütlenme gerçekleştirilecektir.
Soru: “Spor, Tatil, cemâat” diyorsunuz. Yani Müslümanlar, daha doğrusu Müslüman gençliğin kaynaşması ve cemâatleşmesi projesidir bu?
Cevap: Evet, “Spor, Tatil ve Cemâat” üçlüsü bir bütündür, bir ibadet sistemidir ve “Hacc Menasiki” ibadeti bu amaç uğrunda emredilmiştir. Bu amaçlı ibadetin tabanında Cum’a Hacci, ortasında Haram Aylar ve bayram hacci, tavanında da Hacc bulunmaktadır. Siyonizm Cumartesi-Pazar tatil kültürünü kendi kültürünce değerlendirmiş ve kendince cemâatleşmiştir. Müslümanlar ise bu eksiklikleri nedeniyle eksik hacc ibadeti gerçekleştirmiştir.
Soru: Kitaplarınız ve son olarak hazırladığınız ve son olarak hazırladığınız: “Bilgi Toplumunun Cum’a Tatil Kültürü” adlı kitabınız birbirlerini mi tamamlamaktadır? Bu kitaplarınız hakkında toplu bilgi verir misiniz?
Sünnî hareket, bu konuyu İslam tarihi boyunca askıya almışız. İmamet ve hılafet makamlarını birleştirmişiz. Aslında hılafet makamı, devletin arkaplanı olan sivil toplum örgütlenmesini temsil etmektedir. Benim tespitime göre Hz Peygamberimiz siyasî erki temsil eden imamet makamını kendi uhdelerinde bırakırken bu hılafet makamını Hz Ali’ye KV tevdi etmiştir. Süreci tamamlayamadan Hakkın rahmetine kavuşmuş, süreci kendilerinden sonra gelen diğer halifelere emanet etmiştir. Halifeler de iki makamı ve iki başkanlığı, Hz Ali’nin KV muhalefetine rağmen birleştirmişlerdir ve böylece Sünnî-Şî’î ayrımının temelini atmışlardır.
Soru: Hz Ali’nin muhalefeti diye bir şey duymadık. Bunu nereden çıkardınız?
Cevap: İşte bu konunun ayrıntılarını bizim hazırlamış olduğumuz: “Bilgi Toplumunun Cum’a Tatil Kültürü” adlı kitabımızın ilerleyen sayfalarında bulacaksınız. Ben İran’a gitmedim, hiçbir İranlı ulema ile buluşmak isteğini içimde duymadım ve İrancı da değilim. Amma bu konuda onların delillerini bilimsel boyutlarda inceden inceye araştırma hevesi içimde doğdu. “Oniki İmam Hareketi”ni bu açıdan değerlendiriyorum. Devletin arkaplanı olan sivil toplum örgütlenmesi ve sosyal baskı grubu köşesini tamamladığı görüşünü savunuyorum. İşte Sünnî hareket, belki İslam devlet stratejisinin ilk yıllarında böyle bir birleştirme süreci uygun görülmüş olabilir. Ama daha sonraki yıllarda edille-i şer’iyyeden olan icmâ’-ı ümmet kurumunu çalıştırıp bu yeniliği, yani imamet-hılafet ayrılık erkini çalıştırabilir ve Sünnî-Şî’î ayrımına son verilebilirdi. Amma üzülerek söylemeliyiz ki Sünnî hareket icmâ’-ı ümmet kurumunu kendiliğinden çalışmaz duruma getirmişlerdir. Hulefâ-i Raşidin dönemi kutsamış ve tabu olarak görmüş, skolastik düşünceyi aşmak istememişlerdir.
Soru: Bu konuyu kaşımakla neden bir fitne rüzgârını alevlendirmek istiyorsunuz?
Cevap: Bu, asla bir fitne hareketi değildir. Skolâstik çemberi yarabilirsek ve bilimsel düşünmeyi kendimize hobi olarak ele alabilirsek ve “Kur’anı yalnız ben tefsir etmişim. Allah’tan cc ve O’nun sevgili Peygamberinden rüya ile izin almışım. Dolayısıyla Kur’anı korumakla ben görevlendirilmişim. Öyleyse benim görüşlerime itiraz etmek ve benim görüşlerimi tartışmaya açmak, fitne çıkarmaktır” vb ifadeler skolastik düşüncenin ürünüdür. Kur’an-ı Kerimi koruma görevini yalnız Allah cc üzerine almıştır.
Fitne fobisini ortadan kaldıracak ve İslam düşünce tarihinden silip atabilmenin yöntemi; skolastik düşünce yapısını aşmak, birleşik alan kuramına ve bilimsel kuşkuculuk ilkesini iyi anlayıp benimsemek ve Kur’an-ı Kerimi bireysel değil de icmâ’-ı ümmet kurumuyla yorumlamaktır. Bilimsel bir düşüncenin kapısını açmak gerekmektedir. Zaten bizim savunduğumuz “Birleşik Alan Kuramı”, bilimsel düşünmeyi yeğlemekte ve mezhep ayrımlarını en aza indirmeyi ön görmektedir. Bu kuram, “İlim-Din-Felsefe” üçlüsünü bağdaştırıp bu yolla, bir İslam Medeniyeti’nin temelini atmak ve dünya barışına katkıda bulunmaktır. İslam Kardeşliğini yeniden canlandırma çabasının sonucudur. Hz Peygamberimizin bir rüya olarak gördüğü ve rüyanın gerçekleşmesini ümmetinin icmâ’-ı ümmet kurumunu çalıştırmalarına emanet ettikleri oyun gerçeğini hadis külliyatından silmemiz, geçmiş Büyük Adamlarımızın görüşünü kutsayarak bir tabu oluşturmaları bizi asla kurtuluşa değil, uçuruma sürükleyeceğini anımsatmayı bir görev olarak görmekteyiz. Bütün kitaplarımız, “Birleşik Alan Kuramı Serisi”dir. Basınımızın ve medyamızın konuya ilgi duymalarıyla bu konu ivedilik kazanacaktır.
“Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı” da aynı serinin ürünü olarak bilinçlice kaleme alınmıştır. Aynı seri kapsamında en az üç kitap daha hazırlamak, sürecin tamamlanmasında yardımcı olacaktır.