
Bizler 20.yüzyılı da 21.yüzyılı da gören,hem asrın hem de bin yılın değişimine tanık eden şanslı bir kuşağız.Yeni bir asıra girerken,teknoloji çağına tanıklık ederken; biz farkında olmadan birçok şey değişiyor.Ben 1986 doğumluyum.Bizim çocukluğumuzda playstation da yoktu,internet de cep telefonu da…Bir tek kanal vardı,o da TRT ve Susam sokağı,Hayvanlar alemi gibi eğitici,hepimizin keyifle izlediği programlar vardı.Oyuncak arabalarla oynamak,tabakları direksiyon yapmak,evcilik,saklambaç,yakalambaç,yerden yüksek,ip atlama,yakartop,istop,seksek gibi oyunlar oynamakla sınırlıydı aktivitelerimiz.En büyük lüksümüz,atari,gameboy ve tetristi.Okullarda meyve kutularından,kola kutularından ve kağıttan top yaparak futbol oynardık.Mahalle maçları yapardık,sokakta top oynardık,topumuz komşu teyzenin bahçesine kaçardı,o teyzelerin standart cümlesi şuydu:Keserim topunuzu.Maçlarımız,ya hava kararınca biterdi,ya da arkadaşlarımızdan birinin annesi yemeğe çağırınca…
Şimdi baktıkça sokakta oyun oynayanları göremiyorum.Herkesin elinde bir telefon,çocuklar ya telefonla ya bilgisayarla oynuyor,ya da internette kendine sanal bir dünya yaratıyor.Eskiden arkadaşımızın evine gittiğimizde koridorda maç yapardık,çeşitli oyunlar oynardık,şimdi ilk aranan şey internet, muhabbet de bir tek şu oluyor:Ben bir facebookuma bakayım,msnimi açsana.Facebookta 100′lerce arkadaşımız var,ama görüştüğümüz arkadaşlarımız sınırlı,çoğuyla sadece internet üzerinden görüşmeyi tercih ediyoruz.
Aile içi iletişim de bozuldu.Anne,babalar televizyon başında,çocuklar,internet başında birbirinden kopuk,yakında bedenen yakın ama ruhen uzak bir şekilde yaşıyorlar.Herkes kendi odasına ve yaşam alanına çekiliyor.Sohbet yok,kendi hayatımızla ilgilenmediğimiz kadar dizi karakterlerinin hayatlarıyla ilgileniyoruz.El öperek bayramlaşmanın yerini herkese toplu mesaj çekerek bayramlaşma aldı.
Elbette ki teknolojik gelişmeye,ilerlemeye karşı durmak mümkün değil,çağa ayak uydurmak gerekli,internet de insanlığa çok faydalı bir icat, ancak her şeyi çok çabuk tüketiyoruz,arkadaşlıkları da,aşkları da,değerleri de… Teknoloji,bu tüketimi hızlandırıyor.Yeniliği hayatın her alanında eskiyi yok saymak,onunla bağını tamamen koparmak olarak algılıyoruz.
21.yüzyılın bir çok güzel şey getirirken bir çok şeyi götürdüğünü görebilirsek,yeni asrın yarattığı sanal dünyalardan biraz olsun kurtulabilirsek,interneti daha çok bilgi amaçlı kullanabilirsek,bizim için daha iyi bir çağ olacağını,yaşamdan aldığımız zevkin artacağını düşünüyorum
Bir odada on bir bin kitaplık bir kütüphane, bir çalışma masası.. ve fildişi kulesinde münzevi bir aydın… Gecenin karanlığında gök yüzündeki takım halindekilerin aksine yapayalnız bir yıldız.. kutup yıldızı; karanlıkta yön bulmaya yarayan… “İdeolojiler düşünceye giydirilmiş deli gömlekleridir!” diyen ve hiçbir ideolojinin hegemonyasına girmeyen, bu yüzden de kalabalığın içinde bir başına kalan, fildişi kulesine sığınan bir aydın.. Cemil Meriç…“Ben herhangi bir tarikatın sözcüsü değilim. Yani ilan edilecek hazır bir formülüm yok. Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: Her düşünceye saygı…” Bütün hayatının özeti aslında bu söz Meriç’in. Kendimize olan saygımızın bile tartışıldığı bir dönemde yaralarımıza reçete… Hiçbir hazır fikre boyun eğmeyişin idolü Üstad. Her yeni gelen fikre şüpheyle yaklaşmak; ‘şüpheden bile şüphe eden bir şüphe…’, hazır bir elbise gibi giyinmek yerine kendi kültür ve irfan dünyamızda yoğurmak ve posayı reddetmek…
Her düşünceye saygılı Üstad, her düşünce değerli.. en azından üzerinde düşünmeye değer, Üstadın gözünde… Hazır formüllerin inadına her düşünceyi öz bünyesinde yoğurup haykırıyor insanlara… “Bir tartışmada asıl kazanan kaybedendir” diyebilecek kadar da olgun saygısı, Üstadın. Dürüst bir aydın.. idealleri ve ilminin haysiyeti için boyun eğmemişti hiçbir zorluğa, yoksulluğa, yoksunluğa.. “Ben düşünen, okuyan, ve temsil ettiği, temsil ettiğini sandığı beşeri kıymetleri lekelememek için aç kalmaya, açlıktan kıvranmaya razı olan adam.” Göze almıştı bir kere her şeyi ve dönüşü yoktu bu yolun. Aldanmıştı belki, yanlış limanlara demir attığı olmuştu belki ama hiç aldatmamıştı: “Bu, perişan ve derbeder bir hayatın ezeli rüyasıdır. Şairâne bir rüya. İdealler gerçekleşirse ideal olma vasfını kaybederdi. Elimde demir âsâ, ayaklarımda demir çarık zirveye doğru yürümeye çalışıyorum. Ölüm dudaklarımdaki son şarkıyı susturacağı güne kadar düşe kalka yürümeye çalışacağım. Belki çok aldanmışımdır ama hiç kimseyi aldatmadım.” Bir dönem Marksist olduğu için mahkemeye çıkarıldığında, Marksist olduğunu haykırdıktan sonra o güne kadar hiçbir işçinin elini dahi sıkmadığını itiraf edecek kadar dürüst.. bu yüzden de yalnız bırakılmıştı belki de…
Çocukluk yıllarında sivrilmişti Üstad toplumun içinden ve bir daha da asla dönmedi geriye.. gözlerini kaybettikten sonra bile… “Bir gün arkadaşı Şevket’le konuşurken şöyle diyordu: ‘Bak Şevket, Eflatun ne türlü bir devlet hayal etmiş? Gel seninle Devlet isimli eserini mütalaa edelim.’ Şevket’in yanıtı şöyle olurdu: ‘Kalk Hüseyin Cemil, çarşıya inelim, bir tur atalım’”…
Yaralarımızı teşhis ediyordu Üstad: “Zaferden zafere koşan bir kavmin düşünceye ihtiyacı yoktu, Kur’an yetiyordu ona. Düşünmek mücadeledir, bir aczin ifadesidir. Düşünmeye alışmamış bir kavmin, Avrupa’nın düşünmesini istediği kadar düşünmesini istedik. Kelimelerden korkar olduk.” Acziyetimizi bir tokat gibi vuruyordu yüzümüze Üstad.. ama düşünmeyişimize, düşünülenleri bile, acıyarak bakıyordu. Suçu hep kendisinde arıyordu.. yaptıklarının değil yapamadıklarının/yapmayı tasarlayıp da yapamadıklarının kırılmışlığıyla…
“Bu memleket için tek tehlikeli insan vardır: Düşüncenin tehlikeli olduğunu söyleyen insan…” ve savaşı onlarla; dili keskin bir kılıç…
Gençleri düşünmeye çağırıyor Üstad.. ve reçeteleri de sıralıyor ardı ardına. “Sürüden ayrılanı kurt kapar. Sürünün önüne geçmek sürüden ayrılmak mı? Aradaki mesafe uzayınca, evet.” Sürüden ayrılan koyundu Üstad, ayırıcı vasfı düşünmek, mesafeyi de açmıştı epeyce.. ve dönüp ardındaki sürüye bağırıyordu avazı çıktığınca, belki birini daha kurtarırım umuduyla; “Düşünenlerle düşünmeyenler hep savaş içindedir tarih boyu, ama düşünmeyenler sayıca çok olduklarından hep galip taraftır.” Gelin yenilmeyelim bu sefer diyordu.. gelin düşünelim… “Her asırda birkaç kişi düşünür. Gerisi düşünülenleri düşünür sadece.” Düşünülenleri düşünsek hiç değilse, bulabiliriz yolumuzu, Meriç’e göre…
Dönüp ardına baktığında bir sürü vardı çok gerisinde.. onlar için üzülüyordu, acıyordu da onlara… Düşünmeyenlerden müteşekkil bir sürü.. sayıca çok fazla… Bir şey yapmayışları, ataletten kurtulma çabasına girişmeyişleri çileden çıkarıyordu Üstadı. Ama üzüntüsü ağır basıyordu kızgınlığına hep.. çünkü sorumlu biliyordu kendini de… “Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün. Macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği sesleri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karnaval alayını yıldızlar, yüz binlerce yıldız, kayıtsız bakışlarla seyrediyor. Hepsinin hayatı üç kelimenin içinde, hatta bir kelimenin: yaşamadılar. Kaya nasıl beyin olmuş bilen yok. Yapma çiçek gibi ürpermeyen, kokmayan, yaşamayan milyonlarca, milyarlarca beyin var. Bu kervanın arkasında koşma çocuğum! Onların yöneldiği iklimlerde sam yeli eser kış yaz. Sarayları çingene çadırından daha sevimsizdir. Ne yapsınlar?..” Düşünmeyenlereydi savaşı Meriç’in, yalın kılıç, ama amacı öldürmek değil muhatabını, beynine bir kıvılcım atmak, kendi safına çekmek.. ve düşünülenleri düşünmekle işe başlatmaktı gayesi…
Hepimiz bu ülkenin çocuklarıyız ama ‘Bu Ülke‘yi yeterince tanımıyoruz, bilmiyoruz, görmüyoruz… “Bu Ülke, yarım asırlık bir tetebbuun bir sanatçı mizacından süzülen usaresi. Bir mesaj, daha doğrusu, bir çığlık, kesif, dertli, derbeder.
“Bu araştırma, zifiri karanlıkta çakılan kibrit, kaledeki nöbetçinin feryadı…” diyordu Üstad.. sonra iç çekip tekrar basıyordu feryadı: “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım, karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi!..” O kadar alışmışız ki karanlığa, mum olma bile bir yana, kibrit olup anlık bir kıvılcım çıkarabileceğimiz bile silinmiş aklımızdan.. o kıvılcımla nice mumlar tutuşturabileceğimizi unutmuşuz… Üstad yıldız.. yıldızlara bile yummuşuz gözlerimizi, deve kuşu misal…
Zifiri karanlıkta gibi parlıyor Meriç ve ışığını görecek, söylediklerine muhatap bir dost arıyordu: “Ölmek istiyorum, dekorsuz, poz almadan. Batan bir gibi ihtişamla değil, kaderin bileklerime taktığı prangalardan kurtulmak için ölmek. Mütevazi bir odadan süslü bir salona geçer gibi, realiteden tarihe geçmek umurumda değil. Ah inanabilseydim. Istırap gayyasında aylarca kaldım, orada yalnız sükut vardı. Neredesin, yanan alnımı müşfik avuçlarında dinlendirecek Meçhul Dost?” Arıyordu meçhul dostunu, meçhul dostlarını, bizleri… Yanan alnını, kitaplarını, o dostun ellerinde dinlendirmek istiyordu. Bulamamış olmanın ümitsizliği buruyordu kalbini.. ve soruyordu: “Usancı, uykusuzluğu, utancı bir yumak ipek yapmak, sonra o yumakla nakışlar işlemek sayfalara, niçin?” O an, belki, asılı kaldı boşlukta sorusu ama şimdi cevabı var: ‘Bizim için Üstadım.. bizim için.. karanlığımızı aydınlatman/aydınlatabilmemiz için…’
“Demek dünya gittikçe küçülmekte. Ama sen odanı dünyadan, reel dünyadan, aktüel dünyadan çok daha fazla genişletebilirsin.” Diye salık veriyordu Üstad.. değil mi ki her kitap yeni bir dünya, on bir bin dünyası olan Meriç söylüyordu saadetin anahtarlarının yerlerini ve beyinde çözmek gerek diyordu şifreyi.. düşünen bir beyinde… Ve fısıldıyor gençlerin kulağına: “En mühim tavsiyem, Cihâd-ı Ekber: Yani cehalete, atalete, taassuba karşı savaş.”
Bundan tam otuz üç yıl evvel bir eylül günü ilan ediyordu, Üstad, bekâsını.. ölmediğini ve ölmeyeceğini: “İmzamı taşıyan her yazıda ben yaşıyorum.”
İnternet çağında yaşıyoruz... Seslendğimiz gençlik, akşamleyin yatıyor; elinde cep telefonu oyunları kulaklık... bilgisayarında internette sanal dünyalılar... Sabahleyin kalkıyor yine bilgisayar ve internet...
Biz de bu çağın gencini ve yaşlısını Kur'an kültürüyle tanıştırmaya çalışan müfessirler... Ne yapacağız? Ne gibi inovasyonlar yaparak bu gençliğin ilgisini çekecek yenilikleri tefsirlerimize aktaralım ve Kur'anın ruhuna aykırılıklar sergilemeden internetteki sanal dünyalılardan başkasını düşünemeyen gençliğe yaralı olabiliriz?
"Asrın idrakine söyletmeliyiz Kur'anı; İslam'ı" diyen ve "Âsım'ın Nesli"... diye gençlik kurgulayan ve "Safahat"ı ile örnek gençlik için çırpınan ve "Safahat"ını aşağı yukarı elli yıldan beri, yüzbinlerce Müslüman'ın evine sokmayı başaran Mehmet Akif'in kaldığı yerden nasıl başlatalım, Kur'anı anlatmayı?
Dün bir hoca geçinen dostumla: "Kur'anda Sanal Dünya ve Sanal Dünyalılar" konusunda fikir alış verişi yapmaya çalışıyordum ki:
"Hz Peygamberimiz ve Ashabı, "Sanal Dünya ve Sanal Dünyalılar" konusunda konuşmuş mu? Hadis rivayetleri var mıdır?" dedi.