YAHUDİLER LANETLİ KAVİMDİR
Mustafa İslamoğlu, “Yahudileşme Temayülü” kitabında “Yahudiler lanetli kavim değildir” , “Lanetli kavim yoktur.” demiştir.
Kur’an ayetleriyle sabittir ki Yahudiler lanetli bir kavimdir ve bir çok ayette Allah tarafından lanetlenmişlerdir.
Maide suresinin 12 ve 13. ayetlerinde:
“Andolsun ki, Allah, israiloğullarından sağlam bir söz almıştı. Hatta biz içlerinden de, (kavimlerin hallerini bilen ve düşmana karşı gelmede) güvenilir on iki kişi göndermiştik.
. Allah buyurmuştu ki: “Ben, sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, peygamberlerime inanır, onlara yardım eder ve Allah’a güzel ödünçle bir borç verirseniz (Allah yolunda harcar ve ihtiyacı olanları Allah için gözetirseniz) mutlaka sizin kabahatlerinizi örterim ve elbette sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Kim bundan (yani Allah’a karşı ‘söz veriyoruz’ dedikten) sonra küfre saparsa, muhakkak o dümdüz (hak) yoldan sapmıştır.
(Verdikleri) kat’i sözlerini bozmaları sebebiyle biz onları lanetledik ve kalplerini kaskatı yaptık. Onlar (Tevrat’ta gerek Rasulü Ekrem’e gerek diğer ahkama ait) kelimeleri, yerlerinden kaldırıp değiştiriyorlar. Onlar uyarıldıkları şeylerden de nasiplenmeyi unuttular (terkettiler hevalarına tabi oldular). (Rasulüm) içlerinden pek azı hariç, onlardan yana daima bir hainliğin farkına varıp durursun. Yine de sen onları affet ve aldırma. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
Elmalılı Hamdi Yazır, bu ayetlerin tefsirinde:
Rahmetimizden tard-ü tebid (kovduk, uzaklaştırdık) ettik. Demektir ki, asıl mefhumu ve en geniş manası budur. Velhasıl nakzı misak (ahidlerini bozmaları) yüzündendir ki başlarına felaketler yağdırdık ve kalplerini kasvet içinde bıraktık. Ne söylense duymaz, Allah’ın adaletini tanımaz, zulümden kaçınmaz, Allah’tan korkmaz, yeisten kurtulmaz bir hale getirdik. Kalplerini maşuş para gibi bozuk ve düşkün bir hale getirdik. Bunun için kelimeleri yerlerinden tahrif ederler-Kelimeleri şuraya buraya çekerek tağyir (bozmak değiştirmek) ederler. Bu onların öyle bir adeti olmuştur ki Allah’ın sözünü, ve arzularına muvafık gelmeyen Ahkam-ı İlahiye'yi tahrif ve tağyir ederler. Nitekim Tevrat’taki “Recm” ayetini rüesa hakkında “tahmim” yani kömürle yüz karalamak diye değiştirip, te’vile kalkışmışlardı. Fırsat bulunca elfazı da tağyir ederler, fakat çoğunlukla buna imkan bulamadıklarından dolayı tahriflerini su-i te’vil ile yaparlar. Kelamullah’ı tahrif etmekten daha büyük bir kasveti kalp de tasavvur olunmaz.
Yine kalplerinin kasvetinden veya bozukluğundan tazkir ve ihtar olundukları (hatırlatılıp, uyarıldıkları) şeylerden en büyük bir kısmını da unuttular, Hazzalmayı, intifa etmeyi (faydalanmayı) unuttular, hatırlarına getirmez veya getiremez oldular ki Hatemül Enbiya'ya iman bu cümledendir. Ya Muhammed, sen de bunlardan daima bir hıyanete muttali olur durursun. –Yani bunların adetleri budur. Selefleri Enbiyaya ahidlerini bozdukları ve katletme ile hıyanet edegeldikleri gibi halefleri de (onlardan sonra gelen devamları) sana hıyanet eder dururlar, ahidlerini bozarlar, düşmanlarına müzaherette (yardımda) bulunurlar, seni katletmeye ve tesmime (zehirlemeye) teşebbüs etmek isterler. Yahudilerin hali işte budur.
Allah-u Teala, bizi Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün kafirlere karşı uyarmaktadır. Maide Suresi 51. ve 57. Ayetlerde şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler ! Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden her kim onlara yardakçılık ederse, muhakkak onlardandır. Allah ise zalimlere hidayet etmez.
“Ey iman edenler! Ne sizden önce Kitap verilenlerden dininizi eğlence ve oyuncak yerine tutanları, ne de, kafirleri dost tutmayın. Eğer Müminler iseniz Allah’tan korkun”
25 Kasım 2006
YAHUDİLERİN ALLAH’A İFTİRALARI
Yahudilerin Allah’a iftiraları ve nasıl bir millet oldukları Kur’an-ı Kerim’de açıklanmaktadır:
“Biz Allah’ın oğulları ve dostlarıyız” (Maide 18)
“Sayılı günler dışında cehennem bize asla dokunmayacak” (Bakara 80)
“Üzeyir Allah’ın oğludur” (Tevbe 30)
Ebussuud Efendi’nin beyanına göre Ehli Kitap, ahir zamanda gelmesi vaadedilen Peygamberin vasıflarını kendi kitaplarında bulunan evsafın tersine değiştirerek Allah-u Teala’ya karşı en büyük iftiralarından birini yapmışlardır.
Rasulullah (SAV) in, geçmiş kitaplarda zikredilen evsafını değiştirmeleri ve işlerine gelmeyen zor hükümleri tahrif etmeleri de Allah-u Teala’nın ayetlerini tekziptir.
İftira ise kasten yalan söylemektir.
Allah-u Teala, bu iftiracıların felahlarını nefyetmekle (ortadan kaldırmakla, sürgün etmekle), dünya ve ahiretteki bütün kurtuluşlardan mahrumiyetlerini beyan etmektedir.
“Allah-u Teala’ya yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (Hud 18)
“ İşte onlar, kendilerini ziyana uğratanlardır. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir. Şüphesiz ki onlar ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.” (Hud 21-22)
Onlar hakkında zalim tabiri niçin kullanılmıştır? Çünkü onlar lafız veya mana yönünden Allah-u Teala’nın Kitabını değiştirdikleri için Allah-u Teala’ya karşı yalan uydurmakta, kendi, kitaplarında bulunan bazı ayetleri yalanlamakta, Muhammed (SAV)’nin mucizelerini ve Kitabını inkar etmektedirler.
Bazen de kendi kitaplarındaki hakikatleri gizlemektedirler ki tekzip, yalanlama sayılır. İşte onlar bu sayılanların hepsini yapmışlardır.
“Artık bundan sonra her kim Allah-u Teala’ya karşı yalan uydurursa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran 94)
“Allah-u Teala’ya karşı yalan uydurandan yahud kendisine hiç bir şey vahyedilmemişken “bana da vahyolundu” diyenden ve “ben de Allah-u Teala’nın indirdiğinin bir benzerini indireceğim” diyenden daha zalim kim vardır?” (Enam 93)
“ Allah’a karşı yalan iftira eden ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? İşte onlar var ya Kitaptan nasipleri ( haklarında ezelde yazılmış olan ömür ve rızıkları kendilerine ulaşacaktır. Nihayet elçilerimiz (melekler) canlarını almak üzere geldikleri vakit “Allah-u Teala’yı bırakıp da tapmakta olduğunuz ilahlarınız nerede?” (Onlar da ): “Bizden kayboldular (bize fayda vermediler)" derler ve kafir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahidlik ederler.” (Araf 32)
“(Habibim) De ki: Allah-u Teala üzerine yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler. Dünyada bir meta’ (bu iftiraları sayesinde bir miktar dünyevi menfaat sağlayabilirler.) sonra dönüşleri ancak bizedir, (Bundan) sonra da inkar etmekte oldukları şeyler yüzünden onlara pek şiddetli azabı tattırırız.” (Yunus 69-70)
“Allah-u Teala’ya yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir? Onlar (Kıyamet gününde) Rabblerine arzedilecekler, şahidler de: “ İşte bunlar Rabblerine karşı yalan söyleyenlerdir” diyeceklerdir. Agah olun ki! Allah’ın laneti o zalimler üzerinedir.” (Hud 18)
“Dilleriniz yalanı vasfedeceği zaman (söyleyeceği ve böylece) Allah’a yalanı iftira etimiş olacağınız için (vahye dayanmaksızın, her hangi bir şey hakkında) “Şu helaldir, bu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar felah bulmazlar. Kazandıkları pek az bir faydadır. Halbuki onlar için (ahirette) çok elem verici bir azap vardır.” (Nahl 116-117)
Mustafa İslamoğlu’nun “Yahudileşme Temayülü” kitabında bu ayetlere riayet edilmemiş, hevadan bozuk görüşler ileri sürülmüştür. Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerin lanetli oldukları ayetlerle beyan edildiği halde “lanetli olmadıklarını” iddia etmek bu şahsın ne haddinedir! Bu da ayette geçen Yahudilerin yaptıkları gibi Allah’ın ayetlerini yalanlamaya kalkışmak değildir de nedir?
Yahudileşme Temayülü” isimli inkar dolu kitapta Recm cezası açıkça inkar edilmiştir. Ehl-i sünnet ulemadan “recm” i inkar eden tek bir alim yoktur. Ancak 19. ve 20. yüzyıllarda ortaya çıkan şirk ehli kimseler ve onları taklid eden yerli müsteşrik hayranı taklitçiler inkar etmeye başlamışlardır.
Recm cezası, Kuran’ın nüzulünden sonra hükmü kalkmış olan Tevrat’ın tahrif edilmeden önceki halinde de Allah’ın emri idi. Yahudiler recm cezasını inkar etmişlerdir. Görüyoruz ki Mustafa İslamoğlu’da Yahudilere özenerek kati naslarla sabit farz olan recm cezasını inkara teşebbüs etmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Allah’ın ayetini ve Rasulullah’ın sünnetini inkar küfürdür. Mustafa İslamoğlu’nun niyeti açıkça görülmektedir ki, Yahudilerin ettiği inkarı Müslümanlara da ettirmek, böylece dine fitne sokmak ve Müslümanları Yahudileştirme çabasına girerek misyonerlik faaliyetlerini yürütmektir. Mustafa İslamoğlu, Kur’an’ı tahrif etmek için boş bir şekilde çabalamaktadır. İlim sahibi değildir. Ders almaya diyerek gittiği yerlerden kaçarak geldiği bilinmektedir.
Recm konusunu Hz. Ömer’in (İbn Abbas’tan) rivayetine göre hutbesinde şöyle irad olunmaktadır:
“Allah Teala hazretleri Muhammet (SAV)'i hak din ile gönderdi. Ve O’na Kitap’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm ayeti de vardı! Biz bu ayeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Rasulullah (SAV) zina yapana recm cezasını tatbik etti. Ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince bazıları çıkıp: “Biz Kitabullah’ta recm cezasını görmüyoruz (deyip inkara sapabilecek ve) Allah’ın Kitab’ında indirdiği bir farzı terkederek delalete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların cezaları –delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübut bulduğu takdirde onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’ta mevcut bir hakkıdır.
Mustafa İslamoğlu kitabında “recm” cezasının nesh edildiğini iddiaya kalkışmıştır, bu iddia yanlıştır. Ayrıca kitabında neshi inkar etmiştir, “neshi” kabul etmemiştir. Büyük bir çelişkiye düşmüştür. İşine geldiği zaman recm cezasının nesh edildiğini savunurken işine geldiğinde de neshi reddetmiştir.
Nesih: Allah Teala’nın uyguladığı tedrici / pedagojik bir eğitim metodu ile dinler ve hükümler arasında yaptığı bazı değişikliklerdir. Dinler arası “nesih”le İslam önceki dinleri hükümsüz bırakmış, ayetler arası nesih de aynı konudaki bir hüküm için yeni bir açıklama getirilip bu hususdaki son hareket tarzı belirtilmiştir. Genel olarak yürürlüğe giren bu son ayet, aynı zamanda bir hükmün müddetinin beyanı bazen de takyididir.
Mustafa İslamoğlu, nesihi inkar etmiştir. Ümmet’i Muhammed’e nesh meselesinde iftira etmiştir. Allah’ın ayetleri birbiriyle çelişkiye düşmez. Hükmü koyan da yeni bir hüküm getiren de Allah’tır. Hüküm sahibi şüphesiz Allah’tır. İmam Suyuti’nin dediği gibi “cahiller ve ahmaklar dışında onu kimse inkar etmez.” Neshi inkar olayının temelinde Yahudiler vardır. Bakara Suresinin 106. Ayet-i Kerime'sinin nüzul sebebi de budur. Mustafa İslamoğlu Yahudilerle aynı düşünceye sahip olup neshi inkara kalkışmıştır. Nesh meselesiyle Müslümanların kafalarını karıştırarak, imanlarına şüphe zehrini sokmaya ve kendisi gibi inkara yöneltmeye çalışmıştır. En büyük çabası ise Kur’an’ın hükmünü inkara kalkışarak Kur’an’ı zedelemeye çalışmaktır. Fakat cehl ehli bilmez ki onların cehli Kur’an’a zarar veremez.
Mustafa İslamoğlu nesihi inkarla Kur’an’ı inkara ve tahrif etmeye kalkışmıştır. Aşağıdaki ayetlerde Kur’an’ın Allah’ın koruması altında olduğu, Kur’an’ı değiştirmeye ve inkara kalkışanların hazin durumu bildirilmektedir. Kur’an’ı Kerim kıyamete kadar Allah’ın koruması altındadır. Kur’an ayetlerinin değiştirilemeyeceği, tahrif edilemeyeceği Kur’an’ı Kerim’de bildirilmiştir.
“(Rasulüm,) Rabb’inin Kitab’ından sana vahyedilenleri oku. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O’ndan başka da asla sığınılacak bulamazsın.” (Kehf 27)
“Rabbinin sözü hem doğruluk hem adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini hiç değiştirecek yoktur. O (herşeyi) hakkıyla işitendir bilendir.” (Enam 115)
“Muhakkak ki o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik. Biz; şüphesiz onun koruyucusu da ancak biziz. (Hicr 9)
Allah’ın ayetlerini inkar edenlere “kafirler” denmiştir. Ayet-i Kerime’de: “Hayır o (Kur’an) kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde parlayan apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi de zalimlerden başkası inkar etmez. (Ankebut 49) buyurulmuştur.
Onlar bir de kendilerine zulmettiklerinden dolayı kafir olmakla kalmayıp aynı zamanda zalim de oldukları bildirilmektedir. Zalim olunca da hem kendilerine hem de başkalarına zulmettiklerine işaret vardır.
“Yahudileşme Temayülü” kitabının yazarı “Muhammed ümmeti Kur’an’ı tahrifi” diyerek kendisinin tahrif çabalarını Müslümanların üzerine iftira edip yıkarak suçuna bütün Müslümanları ortak etmeye kalkışmıştır.
Bu kitaba (Yahudileşme Temayülü) uyanların, doğrulayanların hali nicedir. Yüz çevirenlerden ve hakiki kaynaklara itibar edenlerden Allah razı olsun.
İSLAMDA RECM YOKTUR DİYEN KAFİRDİR!!!!!
25 Kasım 2006
HADİSLERE İFTİRA
Mustafa İslamoğlu, kitabında, “Hele zanni bir delil olan hadis” demiştir.
Mikdam İbnu Ma’dikerb (ra) anlatıyor:
Rasulullah (SAV) buyurdular ki:
“Haberiniz olsun rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda nelere helal denmişse onları helal biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz.” Diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Rasulullah (SAV) haram kıldıkları da tıpkı Allah’ın haram ettikleri gibidir. (Ebu Davut, Sünne, Tirmizi, İbn Mace, Mukaddime)
Esas şudur ki; arzettiğimiz Hadis-i Şerif, Rasulullah (SAV)'in de aynen Kur’an’ı Kerim gibi “haram” veya “helal” hükmünü koyma yetkisi olduğunu beyan etmektedir.
Mucizevi şekilde Hz. Peygamber (SAV) her devirde bir kısım “müreffef cahiller”in oturduğu yerden “Kur’an’dan başka şey tanımayız” diye ahkam keseceklerini haber vermektedir. Sözünü evirip kıvırıp neticede bu manayı ifade eden bedbahtlar günümüzde de mevcuttur. Bu kimselerin tasvir edilmek istendiğini, bunların iyi döşeli, müzeyyen evlere kapanmış, ilim çilesi çekmemiş, rahatına düşkün, cahil kimseler olacağına dikkat çekildiği belirtilmektedir. Her Müslüman’ın bildiği gibi hadis, şer i olarak Kur’an kuvvetindedir. (İslam Hukuku Metodolojisi) Hadis-i Şerifler kesin bilgi ifade eder. Bu yüzden de Resulullah’ın Hadislerini inkar eden “kafir olur”. Çünkü böyle bir inkar Rasulullah’ı inkar anlamına gelir. (Hadis Usulü) Hadisler konusundaki kat’i kurallar böyle iken Mustafa İslamoğlu’nun Hadise “zanni” demesinin İslam'daki hükmünü görmüş oluyoruz.
Rasulullah (SAV) buyurmuştur ki “Hariciler cehennemin köpekleridir”
Mustafa İslamoğlu’nun karşı imiş gibi gösterip hakikatte fikirdaş olduğu Mutezile ile Hariciler aynı sapık kolun parçalarıdır.
Mustafa İslamoğlu, “Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir” Hadis-i Şerifini “uydurma” diyerek inkar etmiştir. Ebu Davut, Tirmizi ve Kütüb-ü Sitte’de yer alan sahih bir hadistir. Mesele şudur ki, Yahudi ve Fars kollarınca üzerine abanılan ve akıl anarşizminin bombası halinde kullanılan kader meselesine dair bu zihniyet yani “Kaderiye zihniyeti”nin tahkir edildiği hadisi inkar etmesi Mustafa İslamoğlu’nun Yahudileşmesinden dolayıdır. Bu sebeple inkar etmesini gerektirmiştir. İslamoğlu’nun inkar etmeyi tercih ettiği Hadislere bakılırsa, kendi bozuk zihniyetini ortadan kaldıran, bu grubun küfrünü ıspat eden ve bu çirkin zihniyetleri tahkir eden Hadisleri yalanlamayı tercih etmiştir.
Hadis-i Şerif şöyle cereyan etmiştir:
Rasulullah (SAV)’e
İranlı soruyor:
-Kızlarıyla ve kardeşleriyle zina eden bazı İranlılara niçin böyle yaptıkları sorulunca, bu, Allah’ın kaza ve kaderidir, diyorlar.. Ne buyurulur?...
Peygamberimiz (SAV)'in cevabı şöyledir:
“-Benim ümmetimden de böyle söyleyenler çıkacaktır. İşte onlar ümmetimin mecusileridir.”
M.İslamoğlu, bu sapık zihniyetin ne başı ne de sonudur. Yapmaya çalıştığı kıyamete kadar devam edecek olan kendi cehennemini hazırlayan ve peşinden sürükledikleri insanları da dinin dışına çıkarmaya çalışan itikadı bozuklardır. Şimdiye kadar çıkmışlardır ve bundan sonra da çıkacaklardır. Bu ne ilktir ne de sondur. Yeni bir şey değildir. İslamoğlu, komik bir safdillik ile bunu ilk olarak yaptığının heyecanıyla kendisinin şöhret arzusunu kamçılamaktadır
Rasulullah (SAV) buyurdular ki; (İbn Abbas’tan)
“Ümmetimden bir grup insan Kur’an’ı muhakkak surette okuyacak, ancak bunları okun avını süratle delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar.” Peygamberimiz (SAV) bu Hadiste “Biz Kur’an’ı tanırız, Sünneti tanımayız” gibi sözlerle Sünneti, icmayı, ulemayı reddeden güruha işaret buyurmaktadır. İslam tarihinde zaman zaman bu çeşit iddia sahipleri zuhur etmiş, saman alevi gibi parlayıp sönmüşlerdir. Cehalete dayanan tantanalı, kof sözlerinin teşkil ettiği büyü, ilmin elmas kılınçlarıyla bozulunca efkar-ı amme –kamuoyu- nazarında itibarlarını çabucak yitirmişlerdir. Peygamberimiz (SAV) bu çeşit sapıklıkların kıyamete kadar tekerrür edeceğini bildirmekte, sapık ahkamlarını –hep Kur’an’a dayandırarak- kestiklerini belirtmektedir. Dolayısıyla Hadiste, sadece Kur’an’ı esas alarak ortaya çıkacak iddia sahiplerine karşı müminler uyarılmakta, onlara karşı müteyakkız olmak (uyanmak, uyanık bulunmak) istenmektedir. Bu sapık görüşlü kitabı (Yahudileşme Temayülü-M.İslamoğlu) almamak ve bilinç ve direnç göstermek bu teyakkuzun ne kadarıdır ki? Hiç olmazsa bu vazifeyi yapmaktan çekinilmemelidir. Bir vazifedir. İfa edilmelidir.
Kur’an’ın anlaşılmasında Sünnete müracaatı esas alan kitleye Ehl-i Sünnet, Sünneti reddedip hevayı esas alan zümrelere de Ehl-i Heva, Ehl-i Bid’a denilmiştir. Sünnete müracaat etmenin Kur’an emri olduğunu daha önce açıkladık.
İSLAM VE MİTOLOJİ BENZETMESİ!
M.İslamoğlu kitabında “İslam mitolojisi” kavramını kullanmıştır.
Mitoloji; Yunan medeniyetinin hurafe ve efsanelerini, cemiyetin itikatlarını gösteren uydurma bir dindir. Bir çok uydurma ilaha inanma, kendilerince uydurulan efsaneleri putlaştırma anlayışıdır. Bu tasavvurda uydurma iki ilah ve bunlara tabi birçok uydurma ilah ve onlara bağlı yarı ilahlara inanış mevcuttur. Yarı ilahların insanlardan olduğu kabul edilir.
İslam ile mitoloji anlayışı aynı cümle içinde dahi kullanılamaz. İslam tevhid inancı üzere inşaa edilmiştir. Ve hak dindir. Mitoloji ise insanların uydurduğu birçok tanrıya inanılan uydurma bir hurafe inanıştır. Bazı kötü niyetli kimselerce din yerine konulmaya çalışılmıştır. Şirk anlayışının biçimlere ve şekillere dönüştürülmüş halidir. İslamoğlu’nun sapık inancı “İslam mitolojisi” cümlesi ile de ortaya çıkmış ve kendini bir kez daha ele vermiştir.
25 Kasım 2006
Yahudiler lanetli bir kavimdir..Vakit gazetesi neden promosyonla veriyor anladım..Dini de mi çağdaşlaştırma eğilimi içindeler kendilerince..
Recm konusuna gelince Ahzap süresinde buyruluyor: "Allahın emirleri konusunda Merhametiniz tutmasın "..
25 Kasım 2006
HADİS-İ ŞERİF'İ İNKAR MESELESİ
Mustafa İslamoğlu “ Seyhan, Ceyhan, Fırat, Nil cennet nehirlerindendir.” Hadis-i Şerifini kaynağıyla birlikte zikrediyor ve “Bu hadis her bakımdan yanlışlarla doludur” diyor. “Senedi sahih lakin metninde İsraili rivayet olan hadis” diyor.
Kur’an’a, Hadislere hiç bir İslami unsura “israili rivayet” denilemez. İslamoğlu “İsraili” sözcüğü ile Müslümanların zihnini karıştırmaya çalışmakta, Yahudiliği İslam’ın bir parçası imiş gibi göstermektedir. “israili” dediği yahudiliktir, Yahudilik ile İslam’ı bağdaştırmaya ve kendisinin Yahudiliğine zemin hazırlamaya çalışmaktadır.
“Senedi sahih” diyerek Hadisin Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından söylendiğini kabul etmekte sonra “Her bakımdan yanlışlarla doludur” demekte “İsraili rivayet” demekte, böylece Rasululllah (SAV)’e büyük bir iftirada bulunmaktadır. Allah’ın Resulüne adeta savaş açmaktadır. “Senedi sahih, metni “İsrailî” diyerek adeta “benim derdim hadis değil, hadisi beyan eden Resulülahtır” demeye kalkışmaktadır.
Hz.Ali (Ra.) anlatıyor:
“Rasulullah (SAV) buyurdular ki: “Benim hakkımda yalan söylemeyin. Zira benim üzerime yalan uyduran cehenneme girer.” (Buhari, Müslim, Mukaddime, Tirmizi)
Hadis, Rasulullah’a yalan nisbet etmeyi yasaklamaktadır. Yasağa yalanın her çeşidi dahildir. Bazı cahillerin “Şeriatının te’yidine (doğrulamak, sağlamlaştırmak için) yardım ediyoruz” gibi bahanelerle Hadisleri yorumlamaya cüretleri, bu Hadisin kuvveti karşısında hiç bir meşruiyet kazanamaz. Ve Rasulullah (SAV)’in “Ateşe girer” tehdidinin dışında kalamaz. İbn-i Hacer derki: “Rasulullah’ın söylemediği bir şeyi O’na söyletmek, Allah’a da yalan nisbet etmeyi gerektirir. Çünkü bu, dinde şer’i bir hüküm koymak demektir”
Necm Suresi 3. ayette:
“O, hevadan (kendi arzusuna göre) söylemiyor.” buyurulmuştur.
Rasulullah (SAV)’in Hadislerini ve Hadislerin ihtiva ettiği emir ve bilgileri kabul etmeyenler, sadece hased, taassup ve inad ile fısklarından dolayı reddederler.
25 Kasım 2006
KIYAMET MESELESİ
Mustafa İslamoğlu Naziat Suresinin 43. ayetinin mealini şu şekilde çevirerek: “Sana saatin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar. Sen kim, onun zamanını söylemek kim?” demiştir.
Ayetin aslına ters düşen bir inkarda bulunmuştur. Bütün tefsirlerde: “Sana o kıyamet saatinden soruyorlar; ne zaman gelip çatacak diye. Onun zamanını bildirmek sana gerekmez.” şeklinde meal olunmuştur. Aradaki bu büyük fark Mustafa İslamoğlu’nun emelinin ne olduğunu tekrar göstermektedir.
Hadislere dil uzatan M. İslamoğlu, ayetlere de dil uzatma bedbahtlığında bulunmuştur.
El Cin Suresindeki 25-26-27. ayetleri göz önünde bulundurmamış Müslümanların da açıp okuyacağını aklına getirememiştir.
“De ki: Ben bilmem ki: Tehdit edilir olduğumuz şey yakın mıdır. Yoksa Rabb’im onun için uzun bir müddet mi tayin kılar. Gaybı bilendir, fakat gaybı üzerine bir kimseyi apaçık haberdar etmez. İhtiyar buyurduğu bir Rasul müstesna, çünkü O, bunun önünden ve ardından muhafızlar sevkeder."
Bu Ayet-i Kerimeleri Ömer Nasuhi Bilmen şöyle izah eder:
“Evet... O Rabb’im (gaybı bilendir.) Kıyametin zaman-ı zuhurunu ve emsalini ancak o Haalık-ı Azim bilir. (Fakat) o mabut-i Hakim (gaybı üzerine bir kimseyi apaçık haberdar etmez.) Hiçbir kimse, kıyametin vukuunu vesaair mugayyebattan olan şeyleri kat’i, zahir bir surette bilip tayin edemez. O Haalık-ı Kerim’in (ihtiyar buyurduğu- seçtiği- bir Rasul müstesna) Onu dilediği mugayyebattan veya hukuk-i risalete tealluki olan bazı gayblardan vahiy yolu ile, Cibril-i Emin vasıtasıyla haberdar buyurur. (Çünkü O) Haalık-ı Hakim (Bunun önünden ve ardından) yani: böyle gaibe müttali ettiği Resulünün her cihetinden (muhafızlar sevk eder. Onu hafaza melekleri korurlar, şeytanların suret değiştirerek o peygambere yanaşmalarına, o emr-i gaybe ait şeylere muttali olmalarına meydan vermezler.
Elmalılı Hamdi Yazır ayetin izahını şöyle yapar:
“Allah-u Teala o saat ne vakit getirilip dikilecek, o kıyamet ne zaman olacak diye soruyorlar. Onu anlatmak senin vazifen değildir. Yahud senin gönderilmen onun yaklaşmasının alametidir. Çünkü sen peygamberlerin sonuncususun. Bununla yetinmeyip de sormaya kalkışmaları manasızdır.”
Müşrikler, kıyameti alaya alarak Peygamber (SAV) Efendimize kıyametin ne zaman kopacağını sorarlardı. Bununla, kıyametin kopmasını inkar etmeyi kastederlerdi.
Bütün tefsirler, ayeti, kıyamet saatinin zamanının sorulduğu anlamı ile meal etmişlerdir. Buna rağmen M.İslamoğlu, kıyametten sözetmeyerek adeta muğlaklaştırmaya çalışmış, kıyamet konusunda da Müslümanların zihnine şüphe tohumları serpmeye çaba göstermiştir.
M.İslamoğlu, ayeti mealinde “Sana saatin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar. Sen kim, onun zamanını söylemek kim?” diyerek çevirmiştir.
M. İslamoğlu’nun buradaki bir diğer amacı da, Peygamberimize olan düşmanlığını, ayete yanlış mana vererek adeta Allah adına Peygamberimize dil uzatarak meydana koymaktır.
İslamoğlu! Sen kim, Resulüllah hakkında konuşmak kim?
Zina Haddi Ve Zina Edenlerin Hükmü
2- Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız bunlara Allah'ın dininde acıma hissi sizi tutmasın. Müminlerden bir gurup da bunların azabına (cezasına) şahit olsunlar.
3- Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikâhlamaz. Zina eden kadını da zina eden veya müşrik olan erkekten başkası nikâhlamaz. Bu, müminler üzerine haram kılınmıştır.
Belagat:
"Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız" ifadesi teşvik ve yöneltme içindir. [9]
Kelime ve İbareler:
"Zina eden kadınla zina eden erkekten" ifadesinde evli olmayanlar söz konusudur. Zina kelimesi fasih Arapçada maksûrdur ('ya' harfiyle kullanılmaktadır). Bu Hicazlılarm kullanışıdır. Necd ahalisinin kullanışında medli ('elif harfiyle) kullanılmaktadır.
Erkeğin zina etmesi: Mülkü (nikâhlısı, cariyesi) olmayan ve mülkiyet şüphesi bulunmayan bir kadınla ön taraftan cinsî münasebette bulunmasıdır. Kadının zina etmesi de: Zina etmesi için kendini erkeğe teslim etmesidir.
"... her birine yüzer değnek vurun." Ayette geçen celd, cilde vurmak demektir. Bu evli olmayan bekâr kimsenin hükmüdür. Zira sünnette evli kimsenin haddinin recm (ölünceye kadar taşlanmak) olduğu sabit olmuştur. Recmin şartı olan ihsan, hür olmak, akıl sahibi olmak, baliğ olmak, sahih bir nikâh altında bulunmak ve -Hanefîlere göre- Müslüman olmak demektir.
"Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız bunlara Allah'ın dininde" O'nun hükmünde ve O'na itaatte "acıma hissi", şefkat ve merhamet "sizi tutmasın."
"Müminlerden bir gurup" ifadesindeki taife kelimesi bir kişi için de birden fazla kişi için de kullanılır, "da bunların azabına şahit olsunlar." Burada murad teşhirin meydana gelebileceği bir topluluktur ki en azı üç kişidir. Böyle bir gurubun bulunması cezada ilâvede bulunmaktır. Zira suçlunun teşhir edilmesi cezasının yapacağı tesirden daha çok tesirli olabilir.
"Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. " Bunlar ancak böyle biriyle evlenir. Yani zina eden kadınla zina eden erkek için genellikle uygun olan kendi benzerleriyle nikâhlanmaktır. Zira benzerlik ülfetin gönül sıcaklığının ve kucaklaşmanın sebebidir, farklılık ise nefret sebebidir.
Bu, ayette zina eden erkek öne alınmıştır. Çünkü anlatılmak istenen kalınlarla evlenme arzusu içinde bulunan erkeklerin durumunu beyan etmektir. Zira burada asıl olan arzu ve istek duyan erkektir.
"Bu, müminler üzerine haram kılınmıştır." Yani seçkin müminler üzerine zina eden kadınlarla nikahlanmak haram kılınmıştır. Çünkü bu durum sahiplerini fasıklara benzetmekte, töhmete maruz bırakmakta, kötü sözlere sebebiyet vermekte, neseplerin bozulmasına ve diğer kötülüklere sebep olmaktadır. Bu sebeple sakınma yerine mübalağa olarak haram kılınma ifadesi kullanılmıştır. [10]
Nüzul Sebebi
Nesaî Abdullah b. Amr'dan (r.a.) rivayet ediyor: Ümmü Mahzul (veya Üm-mü Mehdûn) denilen bir kadın vardı. Bu kadın zina ediyordu. Peygamberimizin (s.a.) sahabilerinden biri bununla evlenmek istedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: "Zina eden kadını zina eden veya müşrik olan erkek-:en başkası nikahlamaz. Bu, müminler üzerine haram kılınmıştır."
Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî ve Hakim, Amr b. Şuayb'dan o babasından, o da dedesinden rivayet ediyor: Ensardan Mekke'ye taşımacılık yapan Mersed adlı bir adam vardı. Onun Mekke'de Anâk adı verilen bir hanım dostu vardı. Mersed bu kadını nikahlamak için Peygamberimizden (s.a.) izin istedi. Peygamberimiz (s.a.) ona hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine şu ayet indi: "Zina iden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz." Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.): "Ya Mersed! Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. O kadını nikahlama." buyurdu.
Müfessirler diyor ki: Bu ayet ya adı geçen Mersed b. Ebî Mersed hakkında ya da Medine'de bulunan cariyelerden veya Hıristiyanlardan fahişe kadınlarla evlenmek hususunda Peygamberimizden (s.a.) izin isteyen fakir muhacirlerden bir gurup hakkında nazil olmuştur. Allah onların hakkında bu ayeti indir-
Bu ayetin zahiri iffetli kadının zina eden erkeğe, zina eden kadının da iffetli erkeğe haram olmasıdır. [11]
Açıklama
"Zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun." Bu ayet birinci ayette: "Bu, bizim indirdiğimiz ve uygulanmasını farz kıldığımız bir suredir." ayetinde işaret edilen hükümleri beyan etmeye başlamaktadır. Bu ayet, zina edenlere verilecek had cezasını beyan etmektedir.
Ayetin manası, zina eden kadınla zina edenlerden hür, âkil, baliğ ve bekâr olanlardan her birine yüz değnek vurmaktır. Zina haddi hakkındaki ayetin zina eden kadınla, hırsızlık haddi hakkındaki ayetin hırsızlık eden erkekle başlamasının hikmeti şudur:
Çünkü zinaya sebebiyet ve teşvik genellikle kadından gelir. Kadın üzerinde zinanın ayıbı daha şiddetli ve ondaki tesiri daha devamlıdır. Hırsızlık ise genellikle erkekler tarafından yapılır. Erkekler hırsızlığa kadınlardan daha cür'etli ve daha atılgandırlar. Bu sebeple erkekler kadınlardan önce zikredilmişlerdir.
Ayetin zahiri zina edenlerin had cezasının mutlak olarak yüz değnek vurulması şeklindedir. Fakat kesin mütevatir sünnette evli olanla olmayan arasında farklılık rivayet edilmiştir.
Evli olup zina edenin cezası öldürülünceye kadar taşla taşlanmaktır. Buharî ve Müslim Abdullah b. Mes'ud'dan (r.a.) Efendimizin (s.a.) şu hadisini rivayet etmektedirler: "Müslüman’ın kanı ancak şu sebepten biriyle helâl olur:
a) Zina eden evli kadın,
b) Cana can,
c) Dinini terk eden, İslâm cemaatinden ayrılan kimse."
İbni Mace dışında Kütüb-i Süte sahipleri, İmam Malik Muvatta'da ve Ah-med Müsned'inde Ebu Hureyre (r.a.) ve Zeyd b. Halid el-Cühenî'den (r.a.) rivayet ediyorlar ki: İki bedevi Arabî Peygamberimiz'e (s.a.) geldiler. Biri dedi ki:
Ya Rasulallah! Benim oğlum bunun yanında ücretli işçi idi. Onun hanımıyla zina etti. Oğluma karşılık ona yüz koyun ve bir cariye fidye teklif ettim. İlim ehline sordum. Bana oğlumun üzerine yüz değnek vurulması ve bir yıl sürgüne gönderilmesi cezası ve bu kadına da recm (ölünceye kadar taşlanma) cezası olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.) buyurdular ki:
"Nefsimi kudretinin elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, sizin aranızda Allah Tealâ'nm kitabıyla hükmedeceğim: Cariye ve koyun sana iade edilmiştir. Oğluna yüz değnek vurulacak ve bir yıl sürgün edilecektir.! -Eşlem Kabilesinden bir adama hitaben-:
Kalk ya Üneys! Bu adamın hanımına git. Zinayı itiraf ederse onu recm et! dedi. Üneys o kadına gitti. Kadın zinayı itiraf edince Üneys kadını recm etti.
Sahabeden bir guruptan sahih hadis kitaplarında mütevatir nakille rivayet edildiğine göre Mâız b. Malik el-Eslemî Peygamberimiz (s.a.) mescitte iken onun huzurunda dört defa zina itirafında bulundu. Peygamberimiz (s.a.) onun recm edilmesini emretti.
Müslim, Ahmed ve Ebu Davud Büreyde'den (r.a.) rivayet ettiğine göre Ga-mid oğullarından bir kadın zina itirafında bulundu. Kadın doğum yaptıktan sonra Peygamberimiz (s.a.) bu kadını recm etti.
Haricîler recm cezasının meşru olduğunu inkâr ettiler. Onlara göre had cezası ikiye bölünemez. Dolayısıyla Cenab-ı Hak şu ayette cariyelerin haddini hür ve evli kadınların haddinin yarısı olarak tespit ettiğine göre recm cezasının hür ve evli kadınların cezası olması doğru olamaz. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "O kadınlar evlendikten sonra bir fuhuş işlerlerse o durumda üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı verilir." (Nisa, 4/25).
Ayrıca recm Kur'an'da zina haddi ayetinde zikredilmiştir.
Kur'an'daki yüz değnek ayeti bütün zina edenler için genel bir hükümdür. Bu ayet recm haddi hakkında rivayet edilen haber-i vahidle tahsis edilemez.
Cumhur bu delillere şu şekilde cevap vermişlerdir: Haddin ikiye bölünmesi celde hakkında varit olmuştur. Onun dışındaki ceza -yani recm- genel ifade dahilinde aynen kaldı. Ayrıca şer'î hükümler maslahatların (kamu menfaatlerinin) yeniliğine göre iniyordu. Recmin farz kılınmasını gerekli kılan maslahat 'kamu menfaati) belki de celde ayetinin inmesinden sonra meydana gelmişti. Kur'an'ın umumi ifadelerinin haber-i vahid ile tahsis edilmesine gelince, bu bize göre caizdir. Bununla birlikte recm hadisleri manevî tevatür ile sabittir. Bu konuda ancak şekillerin ve hususî durumların tafsilatları hakkında varit olan hadisler âhâd hadislerdir.
"Muhsan" olmanın şartları: Baliğ olmak, akıl sahibi olmak, hür olmak, sahih bir evlilik bağı altına girmektir. İmam Ebu Hanife ve Malik buna "Müslüman olmak" şartını ilâve ettiler. Onlara göre zimmî recm edilmez. Bu iki imama verilen cevap Peygamberimizin (s.a.) Yahudi’nin recmedilmesini emretmiş olmasıdır.
Evli olmayan -bekâr olan- kimsenin zina haddi ayete göre yüz değnek vurulmasıdır.
Cumhura göre bu ceza sadece yüz değnek vurulması değildir. Ancak buna sünnette sabit olan delille bir yıl sürgün cezası da ilâve edilir.
Bu hadislerden biri az önce geçen ücretli işçi kıssasında yer alan: "Oğluna yüz değnek vurulması ve bir yıl sürgün cezası vardır." hadisidir.
Bir diğer hadis İmam Ahmed, Buharî ve Nesaî dışındaki Kütüb-i Sitte sahiplerinin Ubade b. Samit'ten (r.a.) rivayet ettikleri Peygamberimizin (s.a.) şu hadis-i şerifidir: "Benden alın. Allah o kadınlar için bir yol gösterdi: Bekâr bekârla zina ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, evli evli ile zina ederse yüz değnek ve recm cezası vardır."
Ancak evliye celde vurulması sünnet-i nebeviyyede amel edilen bir hüküm olarak istikrar bulmamış, tatbik edilen -daha önce geçtiği gibi- sadece recm olmuştur. Bir yıl sürgün cezası cumhurun görüşüdür.
İmam Ebu Hanife ise diyor ki: Sürgün had cezasından değildir. Sürgün devlet başkanının görüşüne ve hükmüne havale edilmiş bir tazir cezasıdır.
Zahirîler ise geçen Ubade hadisiyle amel ederek evli kadına hem celde hem de recm cezası verilmesinin vacip olduğu görüşündedirler.
"Zina eden kadın ve zina eden erkek" ifadesinin umum manası Müslüman’ı da kâfiri de içine alır. Ancak harbî olan kimseye zina haddi tatbik edilmez. Çünkü o bizim hükümlerimize bağlı olma sözü vermemiştir. Zimmiye cumhurun görüşüne göre celde vurulur. İmam Malik'ten zimmi zina ettiği zaman cel-de vurulmayacağı rivayet edilmiştir.
"Bunlara Allah'ın dininde acıma hissi sizi tutmasın." Yani şefkat ve merhamet duygusu sizi zina edenlerin had cezasını terk etmeye sevk etmesin. Bu Allah Tealâ'nın hükmüdür. Allah'ın hadlerini tatil etmek caiz değildir. Nassa sarılarak Allah'ın haramlarını koruma gayreti içinde olmak vaciptir.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.) İmam Ahmed ve Kütüb-i Süte sahiplerinin Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ettikleri hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar: "Nefsim kudretinin elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fa-iıma hırsızlık yapmış olsa onun da elini keserim."
"Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız..." Yani siz Allah'ı ve hesabın ve cezanın görüleceği ahireti tasdik ediyorsanız zina eden kimseye hadleri uygulayın. O ve benzerlerinin kaçınması için acıtıcı olmayan darbeleri şiddetle vurun. Bu ifade Allah'ın hadlerini tatbik ve tenfiz etmeye şiddetli bir teşvik, kuvvetli bir yönlendirmedir. Ahiret gününün zikredilmesiyle haddi tam anlamıyla yerine getirmede yumuşaklık duygusundan etkilenen müslümanlara ceza verileceği hatırlatılmaktadır.
Hadis-i şerifte varit olmuştur ki: (Kıyamet günü) had cezasından bir kamçı eksilten bir vali getirilir. Ona:
- Bunu niçin yaptın? denilir. O da:
- Ya Rabbi! Kullarına rahmet etmek için, der. Allah:
- Sen onlara benden daha mı merhametlisin? der ve ateşe atılmasını emreder.
"Müminlerden bir gurup da onların azabına (cezasına) şahit olsunlar." Yani zina edenlere daha ziyade işkence olması için Müslümanlardan bir gurubun önünde haddin uygulanması açıktan olsun. Çünkü zina edenlere insanların huzurunda celde vurulunca bu durum onları terbiye etme hususunda daha tesirli ve onları ezme hususunda daha faydalı, daha şiddetli bir tehdit, ihtar ve azarlama olmaktadır.
"Taife"nin en azı bir kişidir. Denilmiştir ki: Taife iki veya daha fazlasıdır. Bir başka görüşe göre, üç kişi veya daha fazlasıdır. Bir diğer görüşe göre, dört kişi ve fazlasıdır. Çünkü zina şahitliğinde dört kişiden azı yeterli olmamaktadır. Bir görüşe göre taife beş kişidir. Bir başka görüşe göre de on kişi veya daha fazlasıdır.
Katade diyor ki: Allah bir öğüt, ibret ve şiddetli ceza olması için müminlerden bir gurubun zina edenlerin azabına -cezasına- şahit olmalarını emretti. Bu görüş benim takdirime göre en evlâ görüştür.
Zina şu üç şeyden biriyle sabit olur:
1- İkrar veya itiraf: Bu İslâm devrinde fiilen vaki olan bir olaydır.
2- Beyyine (delil) yahut şahitlik: Yani dört hür adil müslüman kişinin fiilen zina halinde ve bu durumun mücerret gözle görülmesi şartıyla şahitlik etmeleri. Ancak bu durumu mücerret gözle görmek çok nadir olup pek az defa meydana gelmiştir.
3- Bilinen bir kocası olmaksızın kadının hamile kalması. [12]
Zina Haddinin Hikmeti:
Zina haddinin hikmeti, ırzları ve hakları korumak, neseplerin karışmasını engellemek, iffet, namus ve toplumun temizliğini temin, sahipsiz çocukların meydana gelmesine, zührevi hastalıkların yayılmasına mani olmak, kadının nefsine değer vermek ve kendi geleceğini koruma altına almaktır.
Huzeyfe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s .a.) buyurdular ki: "Ey insanlar topluluğu! Zinadan sakının. Çünkü zinada üçü dünyada üçü ahirette altı haslet vardır. Dünyada olan hasletler şunlardır:
- Zina güzelliği giderir,
- Fakirlik meydana getirir,
- Ömrü eksiltir.
Ahirette olan hasletler ise şunlardır:
- Zina Allah Tealâ'nın gazabına,
- Hesabın kötülüğüne,
- Cehennem azabına sebep olur.
"Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. " Bu ifade yaygın olan bir durumu bildirmekte, bununla ıstılahî anlamdaki haram kastedilmemektedir. Sadece sakınma, uzaklaşma ve elini çekme amacı güdülmektedir. Mana şudur: Fasık ve facir olan zinakâr erkek kendisi gibi zina eden fasık kadınlarla evlenmeyi arzu eder. Bu tip erkek genellikle sa-liha bir kadınla nikâhlanmayı arzu etmez. Sadece fasık ve terbiyesiz kadınla yahut ırz ve namusun mahremiyetine önem vermeyen ve iffetli olup olmamaya aldırış etmeyen kendisi gibi müşrik bir kadınla evlenmeye meyleder.
Zina eden namussuz kadın da genellikle kendisi gibi zina eden namussuz ya da genellikle iffetli olmayan müşrik bir erkekle evlenmeyi arzu eder.
Burada "zina eden erkek" ile bir önceki ayette ise "zina eden kadın" la başlanmıştır. Çünkü bu ayet nikâhtan ve evlenme teklifinde bulunup arzuyu ortaya koymaktan bahsetmektedir. Genellikle bu çeşit teklif kadından değil erkekten gelir. Ama zinaya teşvik çoğunlukla kadından olur. Dolayısıyla önceki ayette kadın ile başlanmıştır. Kadın zinada asıl unsurdur. Nikâhta ise erkek asıldır. Çünkü genellikle nikâhı arzu eden ve talip olan erkektir.
Ayetteki bu iki cümlenin manası aynı değildir. Zira birinci cümle zina eden erkeğin iffetli mümine hanımları arzu etmediğini anlatmaktadır. İkinci cümle ise zina eden kadının iffetli mümin erkekleri arzu etmediğini, sadece facir ve müşrik erkeklere meylettiğini anlatmaktadır. Böylece mana farklı olmaktadır. Zira zina eden erkeğin ancak kendi benzerini arzu etmesinden kendisi gibi olmayanları istemediği manası anlaşılmaz. Ayet kadm-erkek her iki tarafta uyum, uygunluk, anlaşma ve benzerlik olduğunu açıklamaktadır.
Bugün artist kadın ve erkekler gibi sanatçıların kendisi gibi sanatçı ve artist kimselerle evlenmek istediklerini duyuyoruz. Çünkü onların kanaatlerine göre her iki tarafın aynı işlerinde devam etmeleri için kıskançlık unsuru kaldırılmalıdır. Aksi takdirde evlilik yıkılmaya, kaldırılmaya, yok olmaya mahkûmdur.
Nasıl iffetli erkek sadece iffetli kadınları kabul ederse iffetli şerefli kadın da hiçbir zaman kocasının rezil bir durumda olmasını, iffet ve namus sınırlarını aşmasını kabul edemez.
Belki de kadın bu konuda erkekten daha çok öfke, kızgınlık ve nefret duyar. Aksi de olabilir. Buradaki ölçü dindarlık, ahlâk, hassas duygular, mahremiyet ve ırz hususunda dini kıskançlık bulunmasıdır. Halbuki bugün doğuda ve batıda ahlâk ve değerler sözlüğünden ırz meselesini kaldıran dinsiz maddecilerde yaygın olduğu gibi erkekle kadın arasındaki ilişkinin sadece maddî ve şehevî bir ilişki olarak kabul edilmesi yaygınlaşmaktadır.
"Bu müminler üzerine haram kılınmıştır." Zina eden kadınla evlenmek mümin erkeklere ya da iffetli kadınları facir erkeklerle evlendirmek haram kılınmıştır. Haram kılınmaktan murad sakındırmak ve iffetli olmak manasında olup insanları zinadan şiddetle uzaklaştırmak içindir. Çünkü bu fasıklara benzemek demektir, töhmete maruz bırakır, kötü söze sebebiyet verir. Nesepte tenkide ve başka kötülüklere sebep olur.
Bu görüş Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ile tabiinden bir gurup ile çeşitli diyar-lardaki fakihlerin cumhurunun görüşüdür. Dolayısıyla zina eden kadınla evlenmek caizdir. Zina o kadını kocasına haram kılmaz. Aralarını ayırmak da vacip değildir.
Taberanî ve Darekutnî'nin Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerif bunu te'yit etmektedir:
Rasulullah'a (s.a.) bir kadınla zina edip onunla evlenmek isteyen adamın durumu soruldu. Efendimiz (s.a.): "İlki zinadır. Sonuncusu nikâhtır. Haram helâli haram kılmaz." buyurdu.
Ayetteki "haram olma" hükmü ayetin varit olduğu sebeple tahsis edilmiştir. Yahut "İçinizden bekâr olanları evlendirin." (Nur, 24/32) ayetiyle mensûh-tur. Çünkü bu ayet zina edenleri de içine almaktadır.
Seleften bir gurup (Hz. Ali, Hz. Aişe, Bera b. Azib ve bir rivayette İbni Me-sud) şöyle demişlerdir: Kim bir kadınla zina ederse yahut o kadınla bir başkası zina ederse zina edilen o kadınla evlenmesi helâl değildir. Hz. Ali (r.a.) diyor ki: Adam zina ettiği zaman bundan dolayı hanımından ayrılmasına hükmedilmez. Kadın da zina ederse böyledir.
Bu gurubun delilleri şunlardır:
a) Ayetteki "haramlık" zahiriyle alınır.
b) "Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadınlar başkasını nikahlamaz. " ayetindeki haber nehiy manasmdadır.
c) Buna delâlet eden hadisler vardır. Bu hadislerden biri Ebu Davud'un Ammar b. Yasir'den (r.a.) rivayet ettiği Peygamberimiz'in (s.a.) şu hadis-i şerifidir: "Deyyus Cennete giremez."
Yine İmam Ahmed'in Abdullah b. Ömer'den (r.a.) rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Üç kişi vardır ki Cennete giremez ve kıyamet günü Allah onlara bakmaz.
- Anne ve babasına isyan eden,
- Erkeklere benzeyen erkekleşmiş kadın,
- Deyyus,
Üç kişi vardır ki Allah kıyamet günü onlara bakmaz:
- Anne ve babasına isyan eden,
- Ayyaş,
- Verdiğini başa kakan kimse."
İmam Ahmed'e göre iffetli erkekle fahişe kadın arasında yapılan nikâh akdi, kadın bu durumunda devam ettiği müddetçe sahih olmaz. Bu kadına tevbe etmesi teklif edilir de tevbe ederse bununla yapılan nikâh akdi sahih olur. Aksi takdirde sahih olmaz. Yine "Bu müminlere haram kılınmıştır." ayetine binaen hür ve iffetli bir kadının facir, zinakâr bir erkekle evlendirilmesi, erkek sahih bir şekilde tevbe etmedikçe sahih olmaz.
Bu ayet aynen şu ayetler gibidir: "O halde fuhuşta bulunmayan, gizli dostlar da edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere onları ailelerinin izniyle kendinize nikahlayın." (Nisa, 4/25); "... fuhuşta bulunmayan, gizli dostlar da edinmeyen namuslu kadınlar..." (Maide, 5/5). [13]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayet aşağıdaki hükümlere delâlet etmektedir:
1- Zinanın Haram Kılınması:
Zina büyük günahlardandır. Çünkü Allah Tealâ zinayı şu ayette şirkle ve adam öldürmekle bir arada zikretmektedir: "Onlar Allah 'la birlikte başka bir ilâha tapmazlar. Allah 'm haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler. Kim bunu yaparsa büyük cezaya çarpar." (Furkan, 25/68).
Çünkü Cenab-ı Hak zinada had cezasını -yüz değnek vurulmasını- vacip kılmış; evliler için recm cezasını koymuştur. Allah müminleri bu konuda acıma duymaktan nehyetmiş, suçluları teşhir için mümin gurubun şahit kılınmasını emretmiştir. Ayrıca az önce geçen Huzeyfe hadisi de buna delildir: "Ey insanlar topluluğu! Zinadan sakınınız. Çünkü zinada altı haslet vardır..."
Zina: Bir erkeğin nikâhsız olarak veya nikâh şüphesi bulunmaksızın bir kadının fercine, kadının teslim olmasıyla duhûlde bulunmasıdır. Yahut tabiat gereği şehvet duyulan ve seran haram olan bir ferce diğerinin organının idhal edilmesidir. Ancak böyle olduğu zaman had cezası vacip olur.
Livata (homoseksüellik) hükmü: İmam Şafiî'nin sahih olan görüşüne, İmam Malik, İmam Ahmed, Ebu Yusuf ve Muhammed'in görüşüne göre zina hükmüdür. Lutîlik yapan zinakâr sayılır ve ayetin umumî ifadesine dahil olur. İmam Şafiî'ye göre şu delile binaen bu kimseye zina cezası uygulanır:
Beyhakî Ebu Musa el-Eş'arî'den (r.a.) Peygamberimizin (s.a.) şu hadisini rivayet etmiştir: "Bir adam bir adamla cinsî münasebette bulunursa ikisi de zinakârdır."
Malikîler ve Hanbelîlere göre bunun cezası recimdir. Bazı Hanbelîler ise livata cezasının ya yüksek bir yerden atmak, ya bir duvarın üzerine yıkılması, ya da taş atılmak suretiyle öldürülmek olduğu görüşündedirler.
İmam Ebu Hanife ise lûtînin sadece ta'zir edilmesi ve had uygulanmaması görüşündedir. Zira livatada neseplerin karışması yoktur. Livatada genellikle livata yapanın öldürülmesine sebep olacak derecede tartışmalar da meydana gelmemektedir. Livata zina değildir, ona mihir de icap etmez, had cezası da uygulanmaz. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.) bir Müslüman’ın şu üç sebeple öldürülmesini mubah görmüştür: Evli kimsenin zina etmesi, cana haksız yere kıyılması ve dinden dönülmesi. Peygamberimiz burada lûtîlik yapanı zikretmemiştir. Çünkü bu kimse zinakâr diye isimlendirilmez. Peygamberimizin (s.a.) livata hakkında bir hüküm verdiği de sabit olmamıştır.
Fıkıh âlimleri zorla boşalma ve elle istimna (mastürbasyon) durumunda ta'zir, te'dip ve azarlamanın meşru olduğunda ittifak etmişlerdir.
Hayvanlarla cinsî münasebete gelince: Dört mezhep imamları bunu yapan kimseye karşı onu sakındırmak için devlet başkanının uygun göreceği bir ta'zir cezası verilmesi hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bozulmamış fıtrat bundan nefret eder.
Nesaî'nin Sünen'inde İbni Abbas'tan rivayet ediliyor ki: "Hayvanla cinsî münasebette bulunan kimseye had cezası yoktur." Bu hadis mevkuf olup merfu hükmündedir.
Ölüyle cinsî münasebet ise: Malikîler dışındaki Cumhura göre ta'zir cezası vardır. Çünkü bu fıtratın nefret ettiği bir husustur. Burada zecr edici bir had cezasına ihtiyaç yoktur. Sadece te'dip yeterlidir.
Malikîler ise burada haddi vacip görmüşlerdir. Çünkü bu bir kadının fer-ciyle münasebette bulunmaktır. Diri kadınla ilişkiye benzemektedir.
Kısaca: Bütün bu fiiller haramdır, münkerdir, kaçınmak vaciptir. [14]
2- Zina fiilinde Had Cezası Uygulamanın Farz Oluşu:
İslâm şeriatının zina konusunda vardığı son ceza had cezasıdır. İslâm'ın başlangıcında zinanın cezası kadının hapsedilmesi, erkeğin de ayıplanması ve sözle eziyette bulunulması idi. Bunun delili ise şu ayet-i kerime idi: "Kadınlarınızdan fuhuş işleyenlere karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer bunlar şahitlik ederlerse onları ölüm alıp götürünceye kadar yahut Allah onlara bir yol açınca-ya kadar kendilerine evlerde alıkoyun (hapsedin). Sizlerden fuhşu işleyenlerin her ikisine de eziyet edin (ayıplayın). Eğer tevbe edip ıslah olurlarsa artık onları bırakın. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir." (Nisa, 4/15-16).
Sonra bu neshedildi. Bunun delili Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî'nin Uba-de b. Samit'ten (r.a.) rivayet ettiği az önce geçen hadistir: Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor ki: "Benden alın. Allah zina eden kadınlar için bir yol belirlemiştir: Bekâr bakire ile zina ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası verilir. Dul ile zina ederse yüz değnek ve recim cezası verilir."
Zinanın had cezası iki çeşittir: Evli olan kimsenin had cezası bekâr olan kimsenin had cezası.
a) Evli olan kimsenin had cezası: Bu ceza -daha önce geçen- ve tevatür derecesine ulaşan kavlî ve fiilî hadislerin delaletiyle âlimlerin cumhurunun ittifakıyla sadece "recm" cezasıdır. Bu hadislerle Kur'an'ın umumî ifadeleri tahsis edilir. Nitekim cumhurun görüşüne göre Kur'an haber-i vahid ile tahsis edilebilir.
Zahirîlerin, İshak ve bir rivayete göre İmam Ahmed'in görüşüne göre daha önce geçen Ubade hadisinin zahiriyle amel edilerek hem celde hem recm denilmiştir.
Haricîler evli kadının haddinin sadece yüz değnek olduğu görüşündedirler. Recme gelince, cevaplan verilen geçen üç delil sebebiyle meşru değildir.
Fakih alimler evli kölelerin had cezasının bekâr gibi sadece celde olduğu ve kölelerde recm cezasının bulunmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.
b) Bekârın had cezasına gelince: Bu ceza Hanefîlerin görüşüne göre sadece yüz değnek olup sürgün cezası yoktur. Burada ayetin sarih lafzıyla amel edilmiş olup buna haber-i vahidle bir şey ilâve edilmez. Sürgün edilmesi konusuna gelince bu durum devlet reisi maslahatı nerede görürse onun görüşüne havale edilmiştir.
Cumhura göre bekârın had cezası, yüz değnek ve bir yıl sürgündür. Şafi-ilerin ve Hanbelîlerin görüşüne göre kasr (namazı kısaltarak kılma) mesafesi 189 km) kadar bir mesafedeki uzak bir beldeye sürgün edilir. Bunun delili daha önce geçen: "Bekâr bekârla zina ederse yüz değnek vurulur, bir yıl sürgün edilir." şeklindeki Ubade hadisidir.
Malikîlere göre bu adam sürgün edildiği beldede hapsedilir. İkinci bir defa kendisiyle zina edilir korkusuyla bütün imamların ittifakıyla kadının sürgün edilmesi cezası yoktur.
c) Evli olan zimmîye gelince: Bunun had cezası Hanefî ve Malikîlerin görüşüne göre recm olmayıp sadece celdedir. Bunun delili İshak b. Raheveyh'in İbni Ömer'den (r.a.) naklettiği Peygamberimiz'in (s.a.) şu hadis-i şerifidir: "Kim Allah'a şirk koşarsa muhsan (evli, namuslu) kimse gibi değildir." Bu kavlî hadis Peygamberimizden (s.a.) iki Yahudi’yi recmettiği şeklindeki fiilî hadise tercih edilir. Muhsanın kazf cezasına kıyas edilerek burada da icma ile İslam’a itibar edilir. Muhsanın recmedilmesi de her iki durumda nimet kâmil olduğundan aynen onun gibi kabul edilir.
İmam Şafiî, Ahmed ve Ebu Yusuf un görüşüne göre evli olan zimmînin had cezası bizim mahkememize müracaat edince recmdir. Zira Buharî ve Müslim'in Sahih 'lerinde ve Ebu Davud'un Sünen 'indeki rivayete göre Peygamberimize (s.a.) zina eden iki Yahudi getirildi. Efendimiz (a.s.) onların recmedilmesini emretti. Çünkü kâfir zina ettiği zaman şiddetle engellemeye muhtaç olması bakımından Müslüman gibidir. Ayrıca zimmî kâfirler de bizim şeriatımızın hükümlerine bağlanmakla sorumludurlar.
"Kim Allah'a şirk koşarsa muhsan (evli, namuslu) gibi değildir." hadisi ise zimmîye uymaz. Çünkü zimmî bizim ıstılahımızda müşrik olarak adlandırılmaz. Kazif haddine kıyas edilmesine ve kâfiri kazfeden (kâfire zina iftirasında bulunan) kimseye had cezası olmamasına gelince bu kıyas "kıyas maal-farık" tır. Zira şeriat bu haddi Müslüman’a değer vermek ve ona gelecek ayıbı kaldırmak için vacip kılmıştır. Gayri Müslim’in ise zina hususlarında zaten genellikle laubali davranması sebebiyle buna ihtiyacı yoktur. [15]
3- Had Cezasını Uygulamada Velayet (Yetki) Sahibi Kimdir?
Haddi uygulamakla görevli olan kişi -bütün âlimlerin ittifakıyla- devlet reisi veya onun vekilidir. Çünkü "yüz değnek vurun" ilâhî kavlinde hitap veliy-yü'l-emr olan devlet reislerinedir. Çünkü bu emir bütün insanların ıslahını ilgilendiren bir hükümdür. Bu da imama (devlet reisine) aittir. Dinin ibadet şekillerini uygulamak bütün Müslümanlara vaciptir. Bu konuda imam (devlet reisi) onların vekilidir. Zira had cezalarını uygulamak üzerine bütün Müslümanların bir araya gelmesi mümkün değildir. Ayrıca cahiliyet adeti olan intikam alma adetine dönmemek için de bu gereklidir.
İmam Malik ve Şafiî, "Kölelerin cezasını vermekten efendileri sorumludur." derken İmam Malik bu cezanın sadece celdede olup el kesme cezasını uygulayamayacaklarını beyan etmiştir. İmam Şafiî'nin bir kavline göre her biri hakkında celde ve el kesme cezası uygulanır.
İmam Malik ve Şafiî'nin delilleri Nesaî dışındaki Kütüb-i Süte müelliflerinin rivayet ettikleri Efendimiz'in (a.s.) cariye hakkındaki: "Zina ederse ona celde vurun." hadisi ile Müslim, Ebu Davud ve Nesaî'nin Hz. Ali'den (r.a.) rivayet ettikleri "Malik olduğunuz cariyelere evli olsalar da had cezasını uygulayın." hadisi ve İbni Ömer'in (r.a.) bazı cariyelerine had cezası uyguladığı şeklindeki rivayettir.
Hanefîler diyor ki: "Zina eden kadınla zina eden erkeğe yüz değnek vurun..." ayetinin delaletiyle efendi kölesine karşı herhangi bir had uygulayamaz. Buradaki hitap hiç şüphesiz devlet reislerine aittir, yoksa diğer insanlara değil.
Ayet had uygulanacak kimseler hususunda hür-köle ayrımı yapmamıştır. Bu konudaki hadislere gelince, bunlarla efendilerinin kölelerinin bu durumlarını kendilerine had uygulanmak üzere yöneticilere bildirmeleri murad edilmektedir. İbni Ömer'in (r.a.) fiili, kendi görüşü olup ayetle çelişki teşkil etmemektedir. Celdeyi vuracak kimse devlet reisinin seçeceği hayırlı ve faziletli kimselerden olur. [16]
4- Celde Aracı:
Alimler celdenin, kırbaçla olması vaciptir, görüşündedirler. Bu kırbaç Pey-gamberimiz'in (s.a.) yaptığı gibi ne çok sert ne de çok yumuşak olmalıdır.
İmam Malik ve Şafiî diyorlar ki: Bütün hadlerde vuruş aynı şekildedir. Acıtmayan (şiddetli olmayan) sert ve hafif arasında bir vuruş şeklidir. Zira bu vuruşun hafif veya sert olması hususunda bir emir gelmemiştir.
Hanefiler diyorlar ki: Tazir en şiddetli vuruştur. Zina sebebiyle vuruş içki sebebiyle vuruştan daha şiddetlidir. İçki sebebiyle vuruş kazif sebebiyle vuruştan daha şiddetlidir. Bu konuda içki sebebiyle hafif vuran Hz. Ömer'in (r.a.) fiili delil getirilmiştir. [17]
5- Cumhura Göre Celdenin Vasfı, Vuruş Şekli ve Vuruş Yeri:
Celde acı verici ama yaralamayan ve kesmeyen bir vuruş olmalıdır. Burada ne çok sert ne de çok yumuşak olmayan bir kamçı ile vurmayı emreden Hz. Ömer'in (r.a.) kavliyle amel edilmelidir. Hz. Ömer celdeyi vurana şöyle demişti: Vur ama koltuğunun altı görünmesin. Her azanın hakkını ver." Ayrıca, Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın dininde (dinin bu hükmünü uygulamada) sizi acıma duygusu kaplamasın." Bunun manası celde vururken hafif vurmaktan nehyetmektir.
Had ve ta'zirlerde vurma yerleri, İmam Malik'e göre insanın sırtıdır. Bunun delili Buharî, Ebu Davud ve Tirmizî'nin İbni Abbas'tan (r.a.) rivayet ettiği Peygamberimizin (s.a.) şu hadisidir: "Ya delil getirirsin, ya da sırtına had vurulur." Cumhur'a göre vurulacak yerler yüz, avret mahalli ve baş haricindeki azalardır.
Erkek ve kadınlara vurma şekli hususunda ihtilâf edilmiştir. İmam Malik diyor ki: Erkek ve kadın bütün hadlerde eşittirler. Ona göre had sadece sırta vurulabilir. Hanefiler ve Şafîîler diyorlar ki: Hz. Ali'nin (r.a.) kavliyle amel edilerek erkeğe ayakta iken, kadına oturduğu halde had vurulur.
Zina sebebiyle celde vurulan kişinin soyulması da ihtilaflı bir konudur. İmam Malik, Ebu Hanife ve başkaları diyorlar ki: Erkeğin göbeği ile dizinin arası dışındaki elbiseleri çıkarılır. Çünkü celde emri bizzat bedene vurulmasını gerektirir. Kadının üzerinde onu vurmanın tesirinden koruyacak şeyler bırakılmaz, sadece onu örten örtü bırakılır. Evzaî diyor ki: Devlet reisi tercih sahibidir. Dilerse elbiseleri soyar, dilerse bırakır.
İmam Şafiî ve Ahmed'e göre had vurulacak kimsenin kalın elbiseleri dışındaki elbiseleri soyulmaz. Kalın elbiseleri çıkarılır. Çünkü bu şekilde bırakılırsa o kimse vurulan haddin acısı duyulmaz. Bu konuda İbni Mes'ud'un (r.a.) şu kavliyle amel edilir: "Bu ümmette eziyet ve elbise soyma yoktur." [18]
6- Hadlerde Şefaat Edilmesi:
"Allah'ın dininde (dinin hükümlerini uygulamada) o zina edenlere karşı sizi bir acıma hissi kaplamasın." ayetiyle haddin hafifletilmesi ve düşürülmesi kasd edilmektedir. Bu zina haddinin düşürülmesinde şefaat etmenin haram olduğuna delildir. Çünkü bu Allah Tealâ'nm haddinin uygulanmasının kaldırılmasıdır. Diğer hadlerde de aynı şekilde şefaat haramdır.
Bunun delili İbni Mace dışında kalan meşhur beş hadis kitabının naklettiği, ziynet eşyası ve kadife çalan Fatıma bt. Esved el-Mahzumiyye hakkında şefaatte bulunan Üsame b. Zeyd'e Peygamberimiz (s.a.)'in söylediği şu hadistir: "Allah Tealâ'nm koyduğu hadlerden bir had hakkında şefaat mi ediyorsun. Sonra kalktı ve şu konuşmayı yaptı:
"Sizden öncekileri helak eden şey içlerinde şerefli bir kimse hırsızlık yaptığı zaman onu bırakmaları ve güçsüz bir kimse hırsızlık yaptığı zaman ona had cezası uygulamaları olmuştur. Allah'a yemin olsun ki Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa O'nun da elini keserdim."
Ebu Davud İbni Ömer'den (r.a.) Peygamberimizin (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim, dediğini rivayet etmektedir: "Kim Allah Tealâ'nm hadlerinden bir haddin uygulanmaması için şefaatte bulunursa Allah 'a karşı çıkmış olur."
Aynı şekilde yönetici ve devlet reisinin de hadler hakkındaki şefaati kabul etmesi de haramdır. Bunun delili İmam Malik'in Zübeyr b. Avvam'dan (r.a.) rivayet ettiği şu hadistir: Zübeyr bir zatın bir hırsızı yakalayıp sultana götürmekte olduğunu gördü. Zübeyr o zatın suçluyu serbest bırakması için şefaatte bulundu. Adam:
- Hayır, sultana götürmeden şefaat kabul etmem, dedi. Zübeyr dedi ki:
- Şefaat sultana ulaşmadan önce olur. Sultana ulaştıktan sonra şefaat eden kimse de şefaat edilen kimse de bu durumda lanete uğrar. [19]
7- Hadleri Uygulamayı Teşvik Etme:
"Siz eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız..." ayeti haddi uygula-
maya, ^sAata Tim ni yerine getirmeye teşvik etmektedir. [20]
8- Hadlerin Uygulanmasında Bulunmak:
"Onların azabına (cezasına) müminlerden bir gurup da şahit olsunlar" ayetinin zahiri bir gurup müminin ibret ve öğüt olmak üzere bu uygulama anında orada bulunmalarının vacip olduğuna delâlet etmektedir.
Ancak fıkıh alimleri bu konuda ihtilâf etmişlerdir:
Hanefiler ve Hanbelîler diyorlar ki: Bütün hadler insanlardan bir gurubun huzurunda uygulanmalıdır. Çünkü hadden maksat insanları bu günahtan sa-kındırmaktır. İmam Ahmed ve Nehaî'e göre taife, bir kişidir.
Malikîler ve Şafiîler diyorlar ki: Bir topluluğun bulunması müstehaptır. İmam Malik'in meşhur kavline göre bunlar en az iki kişidir. Şafiîlerin, İmam Malik'in diğer bir görüşüne göre en az dört kişidir. [21]
9- Haddin Hikmeti:
Had hafifçe acı vermekle ıslah etme amacını bir arada bulunduran bir cezadır. Acıtmaya gelince, bu şu ayet sebebiyledir: "Onların azabına -ilâhî cezasına- bir gurup şahit olsun." Bu ceza "azap" olarak adlandırılmıştır. Bu cezadan murad edilen husus suçu engellemek ve ıslah etmektir. Zira azaptan işkence gibi tekrar suç işlemeye engel olmak murad edilmiş olabilir. Dolayısıyla bundan maksat ıslah etmek olabilir. [22]
10- Bu ayet Mensuh mudur?
"Zina eden erkek sadece zina eden kadını nikâhlar..." ayeti alimlerin çoğunluğuna göre "İçinizden bekârları evlendirin" (Nur, 24/32) ayetiyle neshedilmiştir.
Bu sebeple Hanefîler demişlerdir ki: Kim bir kadınla zina ederse o kadınla o kişi de bir başkası da evlenebilir. Hanefîlerden başkaları da diyorlar ki: Zina eden kadınla evlenmek sahihtir. Bir adamın hanımı zina ederse nikâh fasit olmaz. Erkek zina ederse onun hanımıyla olan nikâhı da fasit olmaz.
Rivayet edilmiştir ki: Bir adam Hz. Ebubekir zamanında bir kadınla zina etti. Hz. Ebubekir (r.a.) her ikisine yüzer değnek vurulmasını emretti. Sonra kadını bir başkasıyla evlendirdi. İkisini de bir yıl müddetle sürgün etti. Bu hüküm şu anda bazı memleketlerde uygulanmaktadır.
Bunun benzeri Hz. Ömer, İbni Mes'ud ve Cabir'den (r.a.) de rivayet edilmektedir. İbni Abbas diyor ki: Bunun ilki zina, sonraki nikâhtır. Bunun benzeri bir bahçeden meyve çalan, sonra da bahçe sahibine gelip ondan ayrıca meyve satın alan kimsenin durumu gibidir. Çaldığı haramdır. Satın aldığı helâldir.
İlk devir alimlerinden biri diyor ki: Bu ayet mensuh değil, muhkemdir. Bundan dolayı demişlerdir ki: Erkek bir kadınla zina ederse onunla hanımı arasındaki nikâh fasit olur. Kadın biriyle zina ederse onunla kocası arasındaki nikâh da fasit olur.
Bazı alimler de şöyle demişlerdir: Nikâh zina ile kendiliğinden fesh olmaz. Fakat kadın zina ettiği zaman kocasına bu zina eden hanımını boşaması emredilir. Eğer boşamaz da nikâhı altında tutarsa günahkâr olur. Zina eden kadınla evlenmek yahut zina eden erkekle evlenmek caiz değildir. Ancak tevbe ettikleri zaman o durumda nikâh caiz olur. Bunların delilleri daha önce geçmişti. [23]
11- Haram Kılınmanın Umumî Oluşu:
Cenab-ı Hak kitabında bu alemin neresinde olursa olsun zinayı haram kılmıştır. Adam nerede zina ederse etsin ona had cezasının uygulanması vacip olur. Bu cumhurun (İmam Malik, Şafiî, Ebu Sevr ve Ahmed b. Hanbel'in) görüşüdür.
İbni Münzir diyor ki: Bu konuda darü'1-harb ile darü'l-İslâm aynıdır. "Zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun." ayetinin zahiri buna delâlet etmektedir.
Hanefîlere göre Müslüman bir erkek darü'l-harb'de emniyet içerisinde olur da orada zina eder, sonra da darü'l-İslâma gelirse ona had cezası uygulanmaz. Çünkü zina Müslüman devlet reisinin hakimiyetinin bulunmadığı bir yerde gerçekleşmiştir. Fakat üzerine had cezası uygulanması vacip olmasa da onun zina etmesi haramdır. Dolayısıyla onun haramdan tevbe etmesi gerekir. [24]
TERİM KULLANIRKEN HATA
M.İslamoğlu, kitabında “Erkeksi fıkıh” tabirini kullanmıştır. İlimlerin cinsiyete göre ayrıldığı görülmüş hadise değildir. Hele ki İslami bir ilim dalına cinsiyetle ilgili tabir kullanmak tam bir terbiyesizliktir. Danıştığımız psikologlar; böyle bir tabiri (Erkeksi fıkıh) kullanmasının kişinin sapkın eğilimlerinin mevcut olabileceğini gösterdiğini beyan etmişlerdir. İlmi terimlere cinsiyet yakıştıracak kadar ileri giden kişinin bir an önce tedaviye yönelmesi hayırlı olacaktır.
İMAM- AZAM’A SAYGISIZLIK
Mustafa İslamoğlu,"Bir kâfir için Müslüman öldürülmez" Hadis-i şerifinin İmam-ı Azam tarafından kabul edilmediğini ileri sürmeye çalışmıştır. Bu izahı da yanlıştır. Zira İmam-ı Azam (rha) Zimmi kâfiri, kasden ve teammüden öldüren Müslüman’a, kısas cezasının uygulanacağını", fakih raviden gelen başka bir hadis-i şerif ile izah etmiştir. Zikredilen hadis-i şerifin "Zimmet akdi olmayan harbiyi öldürdüğü için, bir Müslüman’ın kısas edilemeyeceğini" belirtmiştir. İmam-ı Azam'ın "Bir kâfir için Müslüman öldürülmez" hadisini reddettiği, hiçbir kaynakta mevcut değildir. Meselenin aslı, kaynaklarımızda şöyle geçmektedir: "Kısas için; "Maktulün hayatı mutlak olarak dokunulmaz (Yani kanı masum) olmalıdır.
Zira Resul-i Ekrem (SAV) :
"Zimmet" ehlinden bir gayri müslimi öldüren kimseye "Kısas" cezasını tatbik etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Elbette ben, benim zimmetim altında bulunanların hakkını almaya en layıkıyım" (Sahih-i Buhari)
Ayrıca Hz. Ali'nin (Zimmet ehlinin cizye vermeleri, malları bizim mallarımız gibi kanları bizim kanlarımız gibi olması içindir" buyurduğu bilinmektedir. Resul-i Ekrem (SAV)'in: "Kâfire karşı mü'min öldürülmez" Hadis-i Şerifi Zimmet akdi imzalamayan harbilerle ilgilidir. Dolayısıyle bir müslüman; müstemen (Emanlı) bir harbiyi öldürürse kısas edilmez.
M.İslamoğlu, Hadis-i Şerif’e dil uzatmış, yanlış mana vermiştir. Ayrıca İmam-ı Azam’a da saygısızlık ederek iftirada bulunmuştur.
|
CEVAP: Ebu Bekir Sifil &Mustafa İslamoğlu |
1 Eylül 2009 |
|
15. 2/el-Bakara, 65: "Nitekim içinizden Yasak Günü'nde haddi aşan kimseleri siz de biliyorsunuz. Onlara, "Maymunlardan beter olun" demiştik." (Esed: "Nitekim içinizde Sebt Günü'nün kutsallığını ihlal edenleri biliyorsunuz; bu davranışlarından ötürü onlara: "Aşağılık maymunlar gibi olun" dedik.")
Bu da mealin gerekçesi: "Lafzen: "Alçak maymunlar olun". Alçaklık vasfının maymuna değil bu sözü hak edenlere olması daha münasiptir. [29] Burada yapılan lanet makamında bir tazirdir ve bunun dilimizdeki en güzel karşılığı da budur. Müfessir Âlûsî'nin "olunuz" ifadesini bir "emir" olarak değil de "dışlama, terk ve rahmetten mahrum etme" olarak nitelemesi anılmaya değer."
Aynı konuya değinen 7/el-A'râf, 166 ayetini "Ve sonunda, kendilerine yasaklanan şeyleri işlemekteki inatçı tutumları yüzünden onlara dedik ki: "Maymundan beter olun!" şeklinde meallendirdikten sonra da "gerekçe"sinde şöyle diyor: "Lafzen: Alçak maymunlar olun!" Doğaldır ki, kaynak dildeki söyleyiş vurgusu çeviriye yansıttığımız vurgudur. Düşmanının putlarına tapacak kadar ona aşık bir toplum ancak böyle tanımlanabilirdi. Mücâhid, İsrailoğulları'nın düşmanını taklit hastalığını kastederek "ahlâken maymunlaştılar" der.
2/el-Bakara suresinin, İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkıştan sonraki macerasını anlatan ayetleri, biraz yukarıda da geçtiği gibi hep onlardan bir kısmının isyanı, cezalandırılması ve kalanların affedilmesi hadisesinin değişik şekillerde sürekli tekrarlandığını ifade ediyor. 7/el-A'râf 103. ayetten itibaren de aynı durum söz konusu. Ancak her iki surede de bağlam teması, "nankörlük-ceza" gerilimi üzerine kuruluyken İslamoğlu, her isyanında İsrailoğulları'na Allah Teala'nın verdiği cezayı –ne hikmetse– her seferinde muhtelif operasyonlarla ve ısrarla "ceza" olmaktan çıkarıyor!
Onun bu ısrarlı tavrının altında nelerin yattığını araştırmakla iştigal edecek değilim. Burada dikkat çekilmesini zaruri gördüğüm husus, bu "operasyon"un düpedüz "tahrif" olduğu ve İslamoğlu tarafından daha önce de muhtelif bağlamlarda yapıldığıdır.
Söz gelimi İslamoğlu, 2/el-Bakara, 61'e düştüğü 7 numaralı notta şöyle diyor: "Hz. Peygamber, "lanetli kavim" algısıyla sorulan bir soruyu "Allah kesinlikle herhangi bir kavmi lanetlemedi" diye cevaplar (İbn Hanbel)."
Aynı mesele Yahudileşme Temayülü'nde de geçiyor: "Rasulullah'a maymun ve domuzlar hakkında "Onlar Yahudi soyundan mı?" diye sorduk. Rasulullah (sav) de dedi ki: "Allah kesinlikle herhangi bir kavme lanet etmedi." (Seelnâ Resulallâhi (s.a.v) ani'l-kıredeti ve'l-hanâzîr e hiye min nesli'l-yehûd? Fe kâle Resulullah (s.a.v): İnnellâhe lem yel'an kavmen kattu.) Dipnotta bu metnin Arapçasını da orijinal ibaresiyle zikreden İslamoğlu, referans olarak yine Ahmed b. Hanbel'in Müsned'ini veriyor.[30]
Müsned'in ilgili yerlerini açıp bakanın dudağının uçuklamaması mümkün değil. Zira oralarda hadis, burada bittiği yerde bitmiyor ve şöyle devam ediyor: "fe mesehahum fe kâne lehum neslun hîne yühlikuhum; velâkin hâzâ halkun kâne; felemmâ ğadiballâhu ale'l-yehûd mesehahum ve ce'alehum mislehum." Bu durumda anlam (İslamoğlu'nun cümlesini devam ettirerek verirsek) şöyle olur: Allah kesinlikle herhangi bir kavme lanet etmedi ve şekillerini değiştirmedi ki, kendilerini helak ettiği zaman nesilleri devam etsin. Fakat bunlar (maymun ve domuzlar) daha önceden mevcut bulunan mahluklar idiler. Allah Yahudilere gazap edince suretlerini değiştirdi ve onlara (maymun ve domuzlara) benzetti."[31]
Efendimiz (s.a.v), İsrailoğulları'ndan bir kısmının, –üzerinde durduğumuz ayetlerin de ifadeye koyduğu gibi– maymuna ve domuza çevrildiğini açık bir şekilde haber verdiği ve İslamoğlu da bu hadise, Arapça orijinalini dipnota koyacak kadar yakından muttali olduğu halde hadisi, anlamı tam tersi istikamete çevirecek şekilde tercüme etmesi ancak iki şekilde açıklanabilir:
A. İslamoğlu bu hadisin tamamını tercüme edecek kadar Arapça bilmemektedir. Bu sebeple hadisin devamının, anlamı herhangi bir şekilde etkilemeyeceğini "tahmin ederek" böyle bir operasyon yapmıştır.
B. İslamoğlu aslında neyin ne olduğunun çok iyi farkındadır. Ancak kafasındaki kurguyu Efendimiz (s.a.v)'e "tescil ettirmek" düşüncesiyle, O'na, "söylemediği bir sözü söyletme" cüretini göstermiştir! Bu şıklardan hangisi doğru olursa olsun, İslamoğlu için gerçekten büyük bir sıkıntı söz konusudur. |